DÜNYANİN EN BÜYÜK BOTANİK BAHÇESİ UMMAN ÇÖLÜ’NDE KURULUYOR

Bereketli topraklar dendiği zaman belki akla gelecek ilk yer Umman ve çölleri olmasa da, bu Arap ülkesi dünyanın en büyük botanik bahçesinin inşası ile kendisine büyük bir yeşil alan yaratıyor.

Ülkenin zengin biyolojik çeşitliliğini sergileyecek Umman Botanik Bahçesi, 4 kilometrekarelik bir alanda yerel bitki örtüsü ile beraber iki dev biomun altında ülkenin kendine özgü bitki türlerini de sergileyecek.

Hajjar sıradağlarının ayaklarında kurulacak botanik bahçenin arazisi, eski deniz tabanının görülebildiğini nadir yerlerden biri. Projeyi tasarlayan mimarlarda bu eşsiz alana bölgeye uygun bir şekilde eşsiz bir tasarım ortaya çıkarmış.

Ziyaretçiler açık alanlarda dolaşabilecekleri inişli çıkışlı patikalar ile vadilerden, dağlık bölgelere ve çöle geçiş yapabilecekler. Doğal ekosistemin en iyi şekilde taklit edildiği biomlarda ise nadir bulunan ve oldukça narin bitki türleri ziyaretçiler tarafından izlenebiliyor.

Botanik bahçesine ziyaret merkezi haricinde, bölgenin biyolojik eşitliliğini korumak için çalışacak eğitim ve araştırma merkezleri de kurulacak.

Bölgenin su kıtlığı düşünüldüğünde binanın sürdürülebilir bir yapıda inşaa edilmesi oldukça zor olmuş Ama, binanın üreteciği gri suyun (duştan, küvetten, lavabolardan vb. toplanan evsel atık su) yeniden kullanılması ile bina en yüksek sürdürülebilirlik standartlarından biri olan LEED Platinum rozetini kazanmış.

KAYNAK : https://www.yesilist.com/dunyanin-en-buyuk-botanik-bahcesi-umman-colunde-kuruluyor/GÖRKEM GÖMEÇ

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

İZMİR’DEN EMSAL MAHKEME KARARI !

Mahkeme, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ÇED olumlu kararını iptal ederek, Aliağa’daki termik santrala ilave edilmesi planlanan ikinci ünitenin yapımına izin vermedi. TMMOB’ye bağlı Çevre Mühendisleri Odası’nın (ÇMO) açtığı davanın ardından, ÇMO Genel Başkanı Baran Bozoğlu, “Aliağa bölgesi, zaten büyük kül dağlarını yaşayan ve termik santrallardan kaynaklı hava kirliliğinin sürekli arttığı bir bölge. Mahkeme davada tarihî bir karar verdi” dedi.

 

Raporda bölgedeki en büyük akarsu olan Bakırçay’ın kolu Kocaçay’ın buraya 16 kilometre mesafede yer aldığı ve Kocaçay’ın içme suyu temini amacıyla kurulan Güzelhisar Barajı’nı beslediği vurgulandı.

Hava kirliliği riski

Mahkemenin iptal kararında, projenin hayata geçmesiyle Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliği’nin Kontrolü Yönetmeliği sınır değerlerinin aşılması riski bulunduğuna dikkat çekildi. Yapılan modelleme çalışmalarının, projenin gerçekleşmesi halinde bölgede SO2 emisyonlarının yüzde 20.7, NOx emisyonlarının yüzde 11.1, CO emisyonlarının yüzde 15.2, pm10 emisyonlarının yüzde 5.9, HCI emisyonlarının yüzde 24.1 ve HF emisyonlarının ise yüzde 21.9 oranında artacağını ortaya koyduğu kaydedildi. Ayrıca İzdemir Santralı’nın hemen yakınında 1. derece arkeolojik sit alanı kapsamında bulunan Kyme Nekropolis (ölü şehri) alanının bulunduğu belirtildi.

KAYNAK : https://www.yesilist.com/izmirden-emsal-karar-orman-ve-zeytinliklerin-yakinindaki-enerji-santrali-projesi-durduruldu/DENİZ AYTEKİN

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

RADYASYON BİR HALK SAĞLIĞI SORUNUDUR

Yüksek oranda radyasyon bulunduğu iddiasıyla geçtiğimiz aylarda gündeme gelen Kisir ile ilgili belirsizlik ve ilgisizlik, halk sağlığı açısından endişe yaratıyor.

Aydın, Söke’ye bağlı Kisir Mahallesi’nde yaşayanların son yıllarda sıkça yakalandığı söylenen kanser hastalığının, bölgedeki eski uranyum madeninden kaynaklanan radyasyonla ilişkili olduğuna dair iddialarla ilgili olarak yetkili kurumlar tarafından henüz net bir açıklama yapılmadı. Gündeme gelen birbirinden farklı araştırma sonuçları ise halk sağlığı açısından duyulan endişeyi daha da artırıyor.

Kisir ile ilgili ilk iddia 2014’te dile getirildi

Evrensel Gazetesi’nde 7 Mart 2014 tarihinde yer alan Özer Akdemir’in haberinde1 3 farklı bilim insanı tarafından yapılan ölçümler sonucunda Kisir’de normalden 450 kat fazla radyasyon tespit edildiği açıklandı. Habere göre üç farklı ülkeden bilim insanları üç farklı cihaz ile ölçümleri gerçekleştirdi.

Kisir’in yaylası Osmankuyu’da, 1958 yılında İngilizler tarafından açılan uranyum sondajı alanlarında yapılan ölçümlerde en yüksek değer olarak 56,1 mikro sievert tespit edildi. Haberde verilen bilgiye göre bu değer yıllık güvenli dozun 450 katına denk geliyor.

Üç yıl sonra aynı iddia tekrar gündemde

Hürriyet Gazetesi, 14 Mayıs 2017 tarihli haberinde2, Evrensel’in haberinde geçen araştırma sonuçlarını tekrar gündeme taşıdı. Haberde ayrıca Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) da bölgede incelemelerde bulunduğu, ancak bu incelemelerin sonuçlarını açıklamadığı ifade edildi.

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na göre tehlike yok

Haberin yayınlanmasının ardından TAEK bir basın açıklaması yaparak 24 Ağustos 2015 ve 22 Ekim 2015 tarihlerinde yaptıkları incelemelerin sonuçlarını3 duyurdu. TAEK’in açıklamasına göre, elde edilen sonuçlar halk sağlığını tehdit edecek herhangi bir tehlikeli durum olmadığı yönünde. Sadece sondaj alanının olduğu Yusufağalar bölgesinde değerler biraz yüksek, ama TAEK’e göre bu değerler güvenli sınırlar içerisinde.

TAEK’in açıklamasında, gıda ve suda da inceleme yapıldığı, ancak elde edilen değerlerin normal düzeyde olduğu ve herhangi bir tehlike taşımadığı belirtiliyor. Suda yapılan incelemeler sonucunda elde edilen değerler de Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından belirlenen limitin altında. Ceviz, mısır ve zeytinde yapılan inceleme sonuçları da WHO’nun belirlediği limitlere göre normal değerlerde seyrediyor.

İnceleme sonuçları neden farklılık gösteriyor?

Medyada yer alan haberlerde geçen inceleme sonuçları ve TAEK’in açıkladığı veriler ciddi farklılıklar gösteriyor. Böyle önemli bir konuda bilim insanları ve kurumlar tarafından bilimsel verilerle farklı açıklamalar yapılması güven soununu beraberinde getiriyor.

Buğday Derneği olarak yaptığımız görüşme ve araştırmalar sonucunda, bilimsel sonuçların farklılık göstermesinin verilerdeki eksikliklerden kaynaklandığı sonucuna vardık.

Evrensel’de yer alan haberde yapılmış olan radyoaktivite incelemeleri anlık olarak ve yalnızca sondaj alanında ölçülen değerler. Oysa radyoaktivitenin normal değerden 450 kat fazla olduğunu söyleyebilmek için uzun süreli bir inceleme yapılması ve bu incelemelerin ortalamasının alınması gerekiyor. Bu yüzden anlık ölçümlerde TAEK’in ve diğer bilim adamlarının farklı değerler elde etmeleri şaşırtıcı değil.

Net sonuçlara ulaşmak için portatif cihazlar yerine daha sistematik, gelişmiş aletlerle incelemelerin yapılması gerekiyor. TAEK’in basın açıklamasında bölgeye bir Radyasyon Erken Uyarı Sistemi Ağı (RESA) kurularak radyasyon ölçümünün saat başı gerçekleştirilmesinin planlandığı belirtiliyor. Ancak mevcut ağa4 bakıldığında Kisir’e henüz RESA yerleştirilmiş değil. Kaldı ki, RESA sadece ani gelişebilecek bir radyasyon tehdidi için kullanılmakta, bu yüzden yerleştirilse bile Kisir açısından yeterli ve uygun bir yöntem olmaktan çok uzak.

 

Ayrıca TAEK’in araştırmasında, bölgede uranyum madeni olması, dolayısıyla asıl tehdidi oluşturanın bu izotop olmasına rağmen, uranyuma dair veriler bulunmuyor. TAEK’in hem toprak analizi sonuçlarında hem de gıda analizi sonuçlarında uranyum kalıntıları ile ilgili bir veri yok.

Köprübaşı örneği

Manisa’nın Köprübaşı ilçesi de, Kisir gibi uranyum maden yatağı. Köprübaşı ile ilgili de birçok bilim insanı ve kurum tarafından bireysel ölçümler yapıldı ve yüksek miktarda radyasyon tespit edildi. Bunun ardından TAEK yine bölgede incelemelerde bulunarak, aynen Kisir’de olduğu gibi, Köprübaşı için de herhangi bir tehlikeli değere rastlamadığını açıkladı5. Ama Köprübaşı raporu, Kisir gibi benzer bölgelerde nasıl araştırma yapılması ve nelerin incelenmesi gerektiğine dair örnek bir çalışma niteliği taşıyor.

Prof.Dr. Ahmet Şaşmaz tarafından Kanada’daki bir laboratuvar ile ortak yürütülen bir projeyle Köprübaşı uranyum yatağı çevresinde toprak, su ve bitki örneklerinde uranyum düzeyleri ve olası çevre etkilerinin belirlenmesi amaçlanmış. Bir yıl süren proje ve ölçümlerin ardından sonuçlar yazılı hale getirilerek ilgili makamlar ve kamuyou ile paylaşılmış. Araştırma sonucunda toprak, su ve bitkilerde elde edilen yüksek uranyum değerleri ile ilgili olarak Şaşmaz şunları söylüyor:

”Çalışma alanındaki toprak, su ve bitkilere ait uranyum analiz sonuçları, özellikle belli alanlarda kirlenme potansiyelinin yüksek olduğunu gösteriyor. Bu alanlar başlıca Kasar, Topallı, Killik, Kemhallı ve Taşharman bölgeleri. Bu yörelerde mostra vermiş veya gömülü halde uranyum yatakları gözleniyor. Bu uranyumlu kütleler, yöredeki topraklarının, yüzey-yeraltısularının ve bölgede yetişen bitkilerin değişik oranlarda kirlenmelerine neden oluyor.”

Şaşmaz’ın çalışması, en azından araştırma düzeyinde nelerin incelenmesi yönünde örnek olsa da, bu araştırmanın yayımlandığı 2008 yılından bu yana bölgede yetkililer tarafından herhangi bir önlem alınmış ya da sonrasında benzer bir araştırma yapılmış değil.

Radyasyon Acil Eylem Planı hazırlanmalı

Geçmişte uranyum maden alanı olarak kullanılan Kisir ve Köprübaşı için şu ana kadar TAEK’in yapmış olduğu incelemeler ve açıklamalar yeterli değil. Radyasyon çok önemli bir halk sağlığı sorunu. Bu konudaki ufak bir şüphe bile detaylı bir şekilde incelenmeli, gerekli önlemler alınmalı ve gerçekler bir an önce açıklanmalı.

Zaman kaybetmeden öncelikle Kisir’de uzun erimli, toprağı, suyu ve gıda maddelerini içeren bir analiz çalışması yapılmalı, uranyum kalıntıları da bu çalışmalara dahil edilmelidir. Bu çalışmaları yütütecek kurulun konuyla ilgili tüm disiplinleri(nükleer fizik, jeoloji, halk sağlığı…) kapsayan bir nitelikte olması, halkın vicdanını rahatlatacak sonuçlara ulaşabilmek için zorunludur. Bu araştırmalar düzenli olarak kamuoyu ile paylaşılmalı, bu esnada bölgede yaşayan halk için gerekli önlemler alınmalı ve zaman kaybetmeden kamuoyunu ikna edecek, güven telkin edecek bir eylem planı hazırlanmalı.

Köprübaşı için 2008 yılında gerçekleştirilen araştırma sonuçları dikkate alınmalı, güncel araştırmalarla bu veriler kontrol edilmeli, yine bu esnada bölgede yaşayan halkın sağlığı için gerekli önlemler alınarak, sonuçlar kamuyou ile paylaşılmalıdır.

Halkın sağlığı korunmalı!

Mesele, bazı çevrelerin ön plana çıkarmaya çalıştığı gibi bölgede organik tarımın yapılıp yapılmaması meselesi değil. Bölgede yapılan küçük ölçekli organik zeytincilikten elde edilen ürünler yaptığımız araştırmaya göre iç pazara bile sürülmemiş durumda. Ancak sorunun bizi ilgilendiren kısmı, sadece bölgede yetişen ürünün soframıza gelip gelmemesi değil; konunun halk sağlığını, yaban hayatını ve gıda güvenliğini nasıl etkilediğidir.

Organik tarım sertifikası konusunda da şuna açıklık getirilmelidir. Organik olsun, iyi tarım olsun, helal gıda olsun, hiçbir standardı, yönetmeliği ve bağımsız denetimi olmadan kendine doğal damgası vuranlar olsun, TAEK gibi kurumların uzun ölçekli olarak yapması gereken yüksek bütçeli bilimsel çalışmalar ve analizlerin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yetkilendirilmiş sertifika kuruluşlarınca veya bireysel çabalarla yapılması mümkün değildir, yanıltıcı olabilir. Kontrol ve sertifika kuruluşunun yasal sorumluluğu üreticinin tarımsal üretim faaliyeti ve pazarlamasını denetlemektir.

Tarımsal üretim ve pazarlama kapsamına girmeyen tıpkı Çernobil faciasında olduğu gibi çevre felaketi veya genel halk sağlığını ilgilendiren konular, ilgili bakanlıklar ve hükümetin müdahalesi kapsamındadır.  Bu konuda organik tarım sektör paydaşları, ilgili sivil toplum kuruluşlarına düşen, yetkili makamların gerekli ölçümleri yapmasını, tedbirleri almasını sağlamak için konuyu gündemde tutmak ve baskı unsuru olmaktır. Bu sayede organik tüketen veya tüketmeyen hiçbir vatandaşımızın, ama su ama gıda içerikli, radyasyondan zarar görmemesini sağlamaktır.

Yetkili kurumların gıda üstünde yaptıkları ölçümlerde halk sağlığına etki eden tespitler söz konusu ise konu elbette Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na da bildirilmeli ve ilgili bakanlık da organik olsun veya olmasın bu ürünlerin o bölgede üretimi ve satışını durdurmalıdır.

Bölgede yaşayan insanların uranyuma ne kadar maruz kaldıklarının; bölgede sıklıkla görüldüğü iddia edilen kanser hastalığının uranyumla ilişkisinin olup olmadığının; suda, toprakta ve burada yetiştirilen gıdalardaki uranyum miktarının tehlikeli olup olmadığının yetkili makamlar tarafından acilen tespit edilip açıklanması gerekiyor.

KAYNAK  : http://www.bugday.org/portal/haber_detay.php?hid=8018

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

YUNUS HAPİSHANELERİNİN KAPATILMASINI İSTİYORUZ

Marmaris’te, Marmaris Çevrecileri Derneği (MÇD), 5 yıldızlı bir otelin sahilinde bulunan Yunus Terapi ve Aktivite Merkezi isimli yunuslara işkence merkezinin kapatılması için 10 kuruma dilekçe verdi. Yunus terapi merkezinin kapatılması için 10 yıl içinde çevre gönüllüleri ve hayvan hakları koruyucuları tarafından birçok kez eylem yapılmıştı.

Marmaris Çevrecileri Derneği Başkanı Ahmet Kutengin, gönüllü dalgıçlar eşliğinde tel örgülerle kapalı yunus terapi merkezinin dibinde inceleme yaptırdı. Hafta sonu yapılan incelemelerde, deniz dibinin kirli olduğu öne sürülen fotoğraflar çekildi.

Çekilen fotoğraf ve görüntüler dilekçeyle Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Hayvancılık ve Su Ürünleri Daire Başkanlığı, Hayvan Sağlığı ve Karantina Daire Başkanlığı, Kaynak Yönetimi ve Balıkçılık Daire Başkanlığı, Muğla Valiliği, Muğla Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü, Marmaris Kaymakamlığı ve Marmaris İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’ne kapatılması için başvuruda bulunuldu.

Konuyla ilgili yazılı açıklama yapan Dernek Başkanı Ahmet Kutengin, “Bu terapi adı altındaki ticari işletmenin kaldırılarak başka bir yere nakil edilmeden faaliyetine son verilmesini istiyoruz. Eğitmenler ve işletmeciler tarafından şiddet ve açlıkla cezalandırılan, ölü balık ile beslenen tutsak yunusların özgürleştirilmesine destek olmak ve zulme karşı durmak kamu görevimizdir.

Terapi adı altında yunuslar tutsak edilerek yapılan bu ticari işletmenin bilimsel hiçbir yanı yoktur. Türkiye’de yunus eğitmenliğini tam olarak karşılayan bir kurs ve program yoktur. Ayrıca, Türkiye’nin de imzaladığı Bern sözleşmesine göre yunusların esaret altında tutulması ve ticari meta olarak kullanılması Türkiye’de yasaktır.

Benzer şekilde, Sağlık Bakanlığı’nın uygulamaya koyduğu, yüzme havuzlarında hayvanların insanlarla birlikte bulunmalarına kesinlikle izin verilmez ibaresi halen yürürlüktedir. Dünya çapında yunusların esaret altına alınması boykot edilirken Marmaris’te bu faaliyetlerin durdurulmasını istiyoruz” dedi.
Kutengin, kapatma olmaz ise çeşitli sivil toplum kuruluşları ile birlikte yunus merkezinin önünde süresiz eylem başlatacaklarını kaydetti. Yunus Terapi Merkezi işletmecileri ise gelişmelere göre açıklama yapacaklarını bildirdi.

10 YILDA BİRÇOK EYLEM YAPILDI

10 yıl önce kurulan Dolphinarium Yunus Terapi ve Aktivite Merkezi, turistlerin yanı sıra vatandaşların da ilgisini çekiyor. Avrupa’nın ilk açık deniz yunus merkezlerinden birindeki 4 havuzda ‘Daisy’, ‘Frosia’, ‘Splash’ ve ‘Philippo’ adlı 2’si dişi 4 yunus bulunuyor. Öncelikle, ön rezervasyonla tatile gelen ailelerin engelli çocukları için terapi seansları yapan merkez, yunusların gösterileri ile ilgi görüyor.

Alanında uzman veteriner eğitmenler eşliğinde verilen komutlar üzerine sıçrayıp, taklalar atan yunuslar, yaptıkları çeşitli gösterilerle ilgi çekiyor. Eğitmenlerin komutlarıyla havuzda turistlerle beraber yüzen yunuslar, istemeleri halinde onları öpüyor hatta kendilerini de öptürtüyor. Yunus terapi merkezinin kapatılması için 10 yıl içinde çevre gönüllüleri ve hayvan hakları koruyucuları tarafından birçok kez eylem yapılmıştı.

KAYNAK : http://www.kuzeyormanlari.org/2017/11/16/marmarisli-yasam-savunuculari-yunus-hapishanesinin-kapatilmasini-istedi/

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

TÜRKİYE’DE İLK DEFA DENİZ ÇAYIRLARI ÇİFTLİĞİ KURULDU

Marmaris’te denizlerin oksijen deposu olarak bilinen Latince ismi ‘Posidonia Oceanica’ olan endemik deniz çayırları için Akdeniz Koruma Derneği tarafından su altında çiftlik kurularak araştırma başlatıldı.

Marmaris’te denizlerin oksijen deposu olarak bilinen Latince ismi ‘Posidonia Oceanica’ olan endemik deniz çayırları için Akdeniz Koruma Derneği tarafından su altında çiftlik kurularak araştırma başlatıldı.

Marmaris’e 62 kilometre uzaklıkta, arazi araçları veya deniz yoluyla ulaşım sağlanan İngiliz Limanı’nda, yürütücülüğünü İtalya’nın üstlendiği, 15 ülkeden 28 kuruluşun ortaklaşa yaptığı MERCES (Multi-disciplinary Consortium With Skills in Marine) Projesi kapsamında, halk arasında deniz çayırları olarak bilinen ‘Poseidon Çayırları’ su altında kafeslerle koruma altına alınarak, incelenmeye başlandı.

‘Denizlerin oksijen deposu’ olarak bilinen, Ege ve Akdeniz’de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Poseidon Çayırları için Akdeniz Koruma Derneği seferber oldu. Projenin ilk aşamasında Okluk Koyu’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı yazlık konutunun 15 kilometre ilerisindeki İngiliz Koyu’nda çiftlik kuruldu. Çiftlikte, deniz çayırları kafes altında korumaya alındı. Akdeniz Koruma Derneği  MERCES Projesi saha sorumlusu Vahit Alan, şunları söyledi: “Su altında deney istasyonları kurduk. Buna ‘Poseidon Çayırlarını İzleme Çalışması’ diyebiliriz. Bu bağlamda var olan deniz çayırlarını inceliyoruz.

Onların gelişme ve gerileme düzeylerini ilerleyen dönemlerde göreceğiz. Onun dışında daha önceden var olan bozulmuş alanlara yeniden ekim yapıyoruz. İnsan faktörü ve küresel iklim değişikliği en önemli sebebi. Tabii bunun yanında Süveyş Kanalı’ndan giren yayılımcı, istilacı türler dediğimiz en küçük organizmalardan tutun da balık bazındaki komploksiorganizmalara kadar birçok canlı giriyor. Dolayısıyla bizim var olan balık popülasyonlarının üzerine etkileri olduğu gibi  besin maddesi oluşturan bitkisel  organizmaları da ciddi şekilde tüketerek onlar üstünde baskı oluşturmakta. Özellikle Ege kıyılarında teknelerin bilinçsiz şekilde bu çayırlar üzerine demir atması, kıyı alanlarının tahribatı bu canlılar üzerinde olumsuz etkilere sahip.

Tehlikeyi  gören Avrupa Birliği’ne bağlı Akdeniz ülkeleri ve Türkiye 2016 MERCES Projesi’ni başlattı. 4 yıl sürecek olan projede, eğer deneyler sonuç verirse 2020 yılından sonra Ege ve Akdeniz’de sıklıkla bulunan tahrip olmuş deniz çayırı alanlarına kurulacak sualtı çiftliklerinde çayır yetiştirilerek, bu alanlar deniz habitatına yeniden kazandırılacak. Buradaki amaç ilk olarak küresel iklim değişikliği sonucu oluşan denizel ekosistemdeki değişimlerin izlenmesi. Deniz habitatlarının incelenerek izlenmesi projesi. Türkiye’de yenileme anlamında ilk defa en büyük proje çalışması gerçekleştiriliyor. Proje, Türkiye’de ilk defa Gökova Körfezi ve Foça’da uygulanmaya başladı.” 

TEHLİKEYE DİKKAT ÇEKMİŞLERDİ

Marmaris Belediyesi 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri İşletmeciliği Enstitüsü Müdürlüğü işbirliği ile Marmaris Körfezi içindeki deniz çayırlarının incelenmesi için çalışma yapmış ve sonuç raporları yayınlanmıştı. Marmaris Çevrecileri Derneği ise Muğla Üniversitesi Su Bölümleri Fakültesi ile alanında uzman akademisyenlerle 7 ay süreyle inceleme yaparak deniz çayırlarının yok olmaya yüz tuttuğu raporlarını ilgili bakanlıklara göndermişti.

Adını mitolojideki deniz tanrısı Poseidon’dan alan ve fotosentez yoluyla Akdeniz ve Ege Denizi’nin yaşam kaynağı olan deniz çayırları, Akdeniz ve Ege Denizi’nin en önemli eko sistemlerinden biri. Deniz çayırları kıyı yapılaşması, turizm baskısı, kirlilik, çapa taraması gibi nedenlerle son yıllarda sürekli azalıyor. Çoğunlukla 1- 40 metre arasında değişen derinlikteki bölgelerde ortaya çıkan tür, fotosentez yapması nedeniyle denizlerin oksijen ihtiyacının karşılanmasında önemli rol oynuyor.

Ayrıca geniş bir alana dağılım gösteren yapraklarıyla binlerce canlı türüne ev sahipliği yapan deniz çayırının halk arasında bilinen diğer adı deniz eriştesi, bölgenin flora (bitki türü) ve faunasının (hayvan türü) yüzde 25’inin yaşamına destek sağladığı biliniyor. Posidonia Oceanica’nın, kıyı erozyonuna karşı da önemli koruma sağlıyor. Sahil bandındaki 1 metrelik bir posidonia oceanica alanı kaybı, kıyı erozyonu sonucu denizin yaklaşık 20 metre içeri çekilmesine neden oluyor. 2010 yılından bu yana başta ODTÜ olmak üzere çeşitli üniversite, çevre platformları, araştırma dernekleri deniz çayırlarının yok olmaması için çalışmalar yürütüyor.

KAYNAK : http://www.denizhaber.com.tr/turkiyede-ilk-defa-deniz-cayirlari-ciftligi-kuruldu-haber-77688.htmDENİZ HABER AJANSI

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

SULAR ÇEKİLİNCE ADACIKLAR OLUŞTU

Türkiye’nin en büyük tatlı su gölü olan Beyşehir Gölü’nde, irili ufaklı 33 ada bulunuyor. Bu yıl yaz ve sonbaharın kurak geçmesinin de etkisiyle göldeki su seviyesi azaldı ve gölde yeni adacıklar oluştu.Beyşehir Gölü’nde, kurak geçen yaz ve sonbaharın etkisiyle sular çekilince oluşan adacıklar dikkat çekiyor.

Bu adalardan biri de göle kıyısı olan Çiftlik Mahallesi’ne yaklaşık 2 kilometre uzaklıkta ortaya çıktı. “Manalga” adı verilen ada, balıkçılar için fırtınalı havalarda sığınacak bir liman görevini yerine getiriyor. Gölün farklı yerlerinde ortaya çıkan, üzerinde sazlıklar ve çürümüş ağaçlar bulunan adacıklar fotoğraf meraklılarının da dikkatini çekiyor.

Beyşehir Birliği, Göl, Çevre ve Doğa Koruma Derneği Başkanı Sami Tan, gazetecilere yaptığı açıklamada, bu yıl kuraklığın etkisiyle göl kıyılarında çekilmeler yaşandığını belirtti.

Göl üzerinde de küçük adacıklar ortaya çıktığını ifade eden Tan, “Yağışların az olduğu, kuraklığın yaşandığı dönemlerde bu tür durumlarla gölde karşılaşabiliyoruz. Ayrıca, suların çekilmesi buharlaşmayı da hızlandırıyor. İnşallah bu yıl kar ve yağışlar fazla olursa gölün su seviyesinin eski günlerine döneceğini ümit ediyoruz.” dedi.

Beyşehirli balıkçı İbrahim Erdoğan, suların çekilmesiyle Manalga adasının su yüzeyinde göründüğünü bildirdi.

Bu adanın göldeki suların çekilmesine bağlı olarak kuşlara yaşam alanı oluşturduğunu anlatan Erdoğan, şunları kaydetti, “Kuşların dışkılarıyla bembeyaz bir görüntüye bürünen kurumuş ağaçlar, görenlerin ilgisini çekiyor. Burası, şu anda karabataklara yaşam alanı olmuş durumda. Kuşlar burada yavrularını büyütüyor. Bu ada, ilginç görseliyle fotoğraf tutkunlarının da ilgisini çekiyor.”

beysehir_1-001.jpg

beysehir_2.jpg

beysehir_3.jpg

KAYNAK : http://www.denizhaber.com.tr/beysehir-golunde-sular-cekilince-adaciklar-olustu-haber-77692.htmDENİZ HABER AJANSI

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

DENİZ KAPLUMBAĞALARIN KORUNMASI İÇİN TABELA YERLEŞTİRİLDİ

Deniz kaplumbağalarının koruma çalışmalarına destek veren Aydın Büyükşehir Belediyesi tarafından, Güzelçamlı Mahallesi ile Kuştur arasındaki kıyılara tabelalar yerleştirildi. Tabelalarda deniz kaplumbağalarının korunmasına yönelik bilgiler yer alıyor.

Deniz kaplumbağalarının en çok yaşadığı 9 noktaya yerleştirilen tabelalarda, ölü, yaralı veya yuva yapan kaplumbağa görüldüğünde neler yapılması gerektiği anlatılıyor.

Tabelalar, Güzelçamlı Eczacılar ve Tabibler Sitesi, Sevgi Plajı, Ayday Sitesi, SSK Sitesi, Nazilli Sitesi, İdareciler Sitesi, Long Beach Clup, Kadınlar Denizi ve Kuştur Plajı’na, Aydın Büyükşehir Belediyesi ekipleri tarafından getirildi.

“KORUMAK İÇİN ÇALIŞIYORUZ”

EKODOSD Başkanı Bahattin Sürücü, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, deniz kaplumbağalarının korunması amacıyla Aydın Büyükşehir Belediyesi’ne başvurduklarını söyledi. Sürücü, “2004 yılından bu yana Kuşadası Körfezi ve yakın çevredeki kıyılarda, deniz kaplumbağalarını koruma çalışmalarını gerçekleştirmekteyiz. Bölgemizdeki ölü, yaralı ve kurtarma kayıtlarını tutarak, Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürlüğü ve çalışma yaptığımız bilim insanlarıyla paylaşıyoruz” dedi.

“DUYARLI İNSAN SAYISINDA ARTIŞ OLACAKTIR”

Kuşadası’nda birçok deniz kaplumbağası vakasıyla karşılaşıldığını belirten Sürücü, “Uzun kumsallara sahip, yüzlerce tatil sitesinin ve işletmelerin bulunduğu Kuşadası kıyılarında birçok kaplumbağa vakasıyla karşılaşılmakta ve 2012 yılından bu yana da, hemen her yıl Caretta caretta cinsi iribaş deniz kaplumbağalarının kumsallarımızda yuva yaptığı görülmektedir. Chelonia mydas türü yeşil deniz kaplumbağaların ise, zengin deniz çayırlarının bulunduğu Kuşadası kıyılarına beslenmek için geldiği, ölü ve yaralı kayıtlarından anlaşılmaktadır.

Özellikle dikilen bu tabelalar sayesinde, yaz aylarında 600 bine yakın insanın bulunduğu Kuşadası kıyılarında, hem plajlara gelen, hem de sahilde gezen yazlıkçılar, deniz kaplumbağaları konusunda bilgilendirilerek bilinçli ve duyarlı insan sayında önemli artış olacaktır. Dikilen tabelalar, kumsala yuva yapmak için çıkan caretta carettalar ve ölü, yaralı deniz kaplumbağalarının anında ihbar edilmesini sağlayacaktır. Tabela katkısı için Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’na teşekkür ederiz” ifadelerini kullandı.

Doğa Koruma ve Milli Parklar Müdürlüğü, Aydın Büyükşehir Belediyesi, Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Biyoloji Bölümü, DEKAMER ve EKODOSD işbirliğiyle, Kuşadası kıyılarındaki deniz kaplumbağalarının koruma çalışmalarının sürdürüleceğini de ifade eden Sürücü, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün düzenlediği, 5. Ulusal Deniz Kaplumbağaları Sempozyumu’nun 6-8 Aralık’ta Kuşadası’nda gerçekleştirileceğini sözlerine ekledi.

KAYNAK : http://www.denizhaber.com.tr/kusadasinda-deniz-kaplumbagalarinin-korunmasi-icin-tabela-yerlestirildi-haber-77739.htm

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

GEMİ TAKİP SİSTEMLERİYLE KAÇAKÇILIĞIN ÖNÜNE GEÇİLİYOR!

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı gümrük hizmeti verilen kara sınır kapıları ile deniz ve hava limanlarında, gümrüklü yer ve sahaların güvenliğinin sağlanması, kaçakçılıkla en etkin şekilde mücadele edilmesine yönelik son teknoloji kullanılarak 442 metre kare alanda inşa edilen Komuta Kontrol Merkezi, 24 saat boyunca, 58 izleme ekranı ile 27 operatör ile gümrük kapılarını izliyor.
Gemi takip sistemleriyle kaçakçılığın önüne geçiliyor

CCTV Sistemleri ile 17 kara sınır kapısı, ‘Akçakale, Cilvegözü, Çıldır/Aktaş, Dilucu, Dereköy, Esendere, Gürbulak, Karkamış, Pazarkule, Türkgözü, Yayladağı, Öncüpınar, İpsala, Kapıkule, Hamzabeyli, Sarp, Habur’, 4 deniz limanı, ‘Pendik-Roro, Çeşme, Samsun Haydarpaşa’ ve 2 İç gümrük tesisi ‘Halkalı, Erenköy’ ve Köpek Eğitim Merkezinden aktarılan toplam 729 kamera ile eş zamanlı olarak izlenirken ayrıca 10 idarede yüz kayıt sistemi kuruldu.

Son teknoloji ile gümrükleri takip takip edildiğini anlatan Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Gümrükler Muhafaza Genel Müdürlüğü Komuta Kontrol Merkezi Şube Müdürü Şenol Soylu, şunları kaydetti: “CCTV kamera sistemlerimiz var. Bunlar 24 idareden almış olduğumuz yüksek çözünürlüklü, en son teknolojinin kullanıldığı sistemlerdir. Bu sistemler taşralarımızda genelde tüm kara kapıları ve limanlarımızda bulunmaktadır.

Gümrük ve liman sahasına gelen gerek gemiler, gerekse araçlar ilgili operatörler tarafından orada bulunmakta olan CCTV odalarından izlenmektedir. Bu izlemeler sonucunda saha içerisinde herhangi bir riskli durum görünürse veya şüpheli bir durum görülürse direk olarak ilgili bulunan Kaçak İstihbarat Müdürlüğü’ndeki muhafaza personeli tarafından müdahale ediliyor. Buradaki operatörlerde aynı sahaları izlemekte ve saha üzerinde oradaki herhangi bir memurun gözünde kaçan bir durum varsa buradaki memur tarafından da ikaz edilerek yönlendirme yapılıyor.”

Türkiye üzerinden transit olarak geçen araçların ATS ile takibini yapılıyor. Alarm ve şüpheli durumlarda mobil operasyon ekiplerinin ivedi olarak müdahalesini sağlanıyor. 2017 yılı Kasım ayı itibarı ile 73 idarede 8 bin 223 mobil ünite takip sayısına ulaşıldı. Ayrıca 2 bin adet Mobil Ünitenin alım ihalesi tamamlanarak 2018 yılından itibaren kullanılmaya başlanacak.

Mobil üniteler sayesinde araçların takibinin yapıldığını söyleyen Soylu, “Kara kapılarımızdan riskli eşya taşıyan Türkiye’de Aktivasyon Kapısı yapılmasının ardından yani Gümrük memurları riskli araca mobil ünite dediğimiz GPS üzerinden takip ettiğimiz parçayı takmaktadır. Daha sonra araç giriş kapısından çıkış kapısına kadar gideceği güzergah üzerinde aracın hareketleri, güzergah ihlal yapıp yapmadığı veya araca takılan mobil ünitesine müdahale edip etmediği memurlar tarafından takip ediliyor.

Güzergahtan çıkan bir araç buradaki memurlar tarafından koordinat bilgisi alınarak en yakın Kaçak İstihbarat Müdürlerine bildirilmektedir. Araç yerinde kontrol ediliyor. Kontrole giden memurlar mobil ünitenin halat mührüne bakıyor. Tahribat edilip edilmediğine bakıyor. İlgili araç Kaçak İstihbarat Müdürlüğüne uzak ise, en yakın emniyet veya jandarma ekipleri tarafından kontrol yaptırıyoruz “dedi.

 

“Gemi takip sistemiyle tarihin en büyük sigara kaçakçılığı operasyonu gerçekleşti”

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile yapılan bağlantı ile kara sularında ulusal ve uluslararası taşımacılık yapan gemileri, eş zamanlı olarak AIS (Otomatik Tanımlama Sistemi) ve SOTAS (Seyir Yardımcıları İzleme Sistemi) Gemi Takip Sistemleri vasıtasıyla izleniyor.

İhbarlı veya risk analizleri doğrultusunda şüpheli gemilerin takip ettiklerini söyleyen Soylu, “Kıyı Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın kara sularımıza koymuş olduğu radarlar üzerinden verileri alıyoruz. Tanker, akaryakıt gemileri ve yolcu gemileri Türk kara sularına girdiğin an itibariyle radarlardan bilgi gelmeye başlıyor.

Buradaki memur arkadaşlar ihbarlı bir gemiyse o geminin takibini yapabilmesi için ilgili bölgede Deniz Kaçaklığına bilgi veriyor. Geminin tam olarak aranması isteniyor. Gemi takip sistemiyle 2016 yılında tarihinin en büyük kaçak sigara operasyonu yapıldı. Piyasa değeri 28 milyon değerinde 3 milyon 300 bin paket sigara yakaladı.” şeklinde konuştu.

Akaryakıt Takip Sistemi ile transit akaryakıt yükü taşımasına izin verilen firmaların tüm araçlarını da uydu üzerinden takip edildiğini aktaran Soylu, “Gümrük ve Ticaret Bakanlığı yetkisi dahilinde Kuzey Irak’tan akaryakıt taşıyan firmaların İskenderun ve Mersin limanlarına getirmiş olduğu ham akaryakıtların buradaki limanlarda işlenerek tekrar ihracatının yapıldığı bir sistemdir. Araç takip sisteminde olduğu gibi burada takip edilen sadece akaryakıt oluyor. Buradaki memurlar akaryakıt taşıyan tırların güzergah üzerindeki durumlarını izliyor. Güzergah ihlali yapması durumunda Kaçakçılık İstihbarat ekiplerine bildirilerek aracın kontrolü sağlandığını” söyledi.

Gümrüklü yer ve sahalarda bulunan araç ve konteyner tarama sistemlerinden alınan görüntüler, merkezde görev yapan X-Ray Operatörleri tarafından tekrar analize tabi tutulduğunu anlatan Soylu, şunları kaydetti: “Gümrük idarelerinde bulunan x-raylardan online olarak gelen görüntülerin tekrar ikinci bir analiz yapıldığı bir bölümdür. X-ray üzerinden gönderilmiş olan fotoğrafları ikinci bir kontrol yaparken araçtaki yoğunluk farkına göre analiz yapıyor. Kişiler araçlarını getirdikleri zaman herhangi bir canlı olmadığına dair ve taşımış olduğu yükün beyanını vermektedir.

Verilen beyanlar üzerine taşıdığı eşyanın risk kriterlerine göre ikinci bir kontrol yapılır. X-ray yönlendirilen araçlarda sigara, tütün, akaryakıt, göçmen, uyuşturucu madde kaçakçılığına rastlıyoruz. Buradaki memurlarımız eşyadaki farkı tespit ederse arama hangarlarına gönderiliyor. Arama hangarlarında da narkotik köpekler tarafından tam tespit yapılıyor.”

Türkiye Atom Enerjisi tarafından kurulan Radyasyon İzleme Sistemi sayesinde kara, hava ve deniz sınır kapılarından radyoaktif veya nükleer maddelerin geçmesi durumunda uyarı alınmakta ve gerekli müdahaleler anında yapıldığını aktaran Soylu, “Kara, hava ve deniz sınır kapılarında portal detektörler içerisinden geçirilerek nükleer veya radyoaktif bir eşya taşınıp taşınmadığını tespit ediliyor. Geçirilen araçlar belirli değerleri geçmesinden sonra sahadaki memura ikinci kontrol yapması için alarm veriyor. İkinci kontrolden sonra alarm eşitleri geçiyorsa sınırı araç veya gemi güvenli bir bölgeye çekilerek kontroller yapılmaktadır” dedi.

KAYNAK  : http://www.denizhaber.com.tr/gemi-takip-sistemleriyle-kacakciligin-onune-geciliyor-haber-77732.htmDENİZ HABER AJANSI

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

ŞİDDETLİ SAĞANAK NEDENİYLE SEL MEYDANA GELDİ.

Yunanistan’ın başkenti Atina’nın Mandra ilçesinde, şiddetli sağanak nedeniyle 14 kişi hayatını kaybetti. Sahil kasabası Nea Peramos ve Megara ilçelerinde de sel ve taşkın nedeniyle yüzlerce kişi, evlerinde ve araçlarında mahsur kaldı.

Yunan itfaiyesinden yapılan açıklamayla Atina’nın 40 kilometre batısındaki Mandra ilçesinde, şiddetli sağanak nedeniyle 14 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi. Nea Peramos ve Megara ilçelerinde de sel ve taşkınlar meydana geldi

Sel felaketinin yaşandığı Mandra, Nea Peramos ve Megara ilçelerinde olağanüstü hal ilan edildi. Arama kurtarma çalışmalarının devam ettiği bölgede, ölü ve yaralı sayısının artmasından endişe ediliyor.

Türk tatilcilerin de gözde tercihleri arasında yer alan Yunanistan’ın Simi Adası da sağanak yağıştan büyük oranda etkilendi. Gece saatlerinde aniden bastıran yağmur nedeniyle oluşan selin yanısıra şiddetli rüzgar, adayı cehenneme çevirdi.

mandra_2.jpgmandra_3.jpgmandra_4.jpg

KAYNAK  :http://www.denizhaber.com.tr/yunanistanda-siddetli-saganak-nedeniyle-sel-meydana-geldi-haber-77729.htm DENİZ HABER AJANSI

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

TÜRKİYE’DE İLK KEZ, BALIK DIŞKISI GÜBRE OLARAK KULLANILDI

Kapalı sistemlerdeki balık üretiminde doğada geri dönüşümü olmayan balık dışkıları, Türkiye’de ilk kez Antalya’da patlıcan ve marul üretiminde gübre olarak kullanıldı.

1

Japonya ve Çin gibi ülkelerde kapalı devrede yapılan balık üretimlerinde ortaya çıkan nitratın sebze yetiştiriciliğinde kullanıldığı akuaponik sistem, Türkiye’de ilk kez Antalya’da uygulandı. Sazan balığı ile birlikte patlıcan ve marul üretiminin yapıldığı ilk akuaponik üretim, Akdeniz Su Ürünleri Araştırma, Üretme ve Eğitim Enstitüsü (AKSAM) Kepez üretim tesislerinde gerçekleştirildi.

Proje Batı Akdeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü (BATEM), AKSAM, Eğirdir Su Ürünleri Araştırma Enstitüsü (SAREM) ile Meyvecilik Araştırma Enstitüsü işbirliğinde hayata geçirildi. Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü’nün de desteklediği ‘Akuaponik Sistemde Sebze Yetiştiriciliği’ projesinde, patlıcan ve sazan ile marul ve sazan üretimi denemeleri başarılı sonuçlar verdi.

İLK ÜRETİM SAZANLA MARUL VE PATLICAN

AKSAM’ın Kepez biriminde başlatılan çalışmada akuaponik sistemde bitki ve balık yetiştiriciliğinin entegrasyonuna yönelik araştırmada ilk olarak marul ve sazan kapalı devre sistem birlikte yetiştirildi. Projenin ikinci aşamasında ise patlıcan ve sazan kapalı devre sistemde birlikte yetiştirildi.

BATEM Müdürü Abdullah Ünlü, 30 Mayıs 2017 tarihinde akuaponik sistem kanallarına 3 farklı yöntemde denemesi kurulan patlıcanlarda ilk çiçek ve meyvelerin görüldüğünü kaydetti. Ünlü, iki projede de başarılı sonuçlar elde ettiklerini belirtti. Akuaponik sistemde balık havuzundan çıkan ve topraksız yetiştiricilik ünitelerinden geçirilen suyun içindeki balık kökenli çözünmüş atıkların bitki tarafından besin olarak alındığını anlatan Abdullah Ünlü, “Arındırılan su tekrar balık yetiştiriciliğinde kullanılıyor.

Hem bitki hem de balık yetiştiriciliği için gerekli su miktarını önemli ölçüde azaltan sistem, global ısınmanın etkisiyle ileriki yıllarda çölleşme riski altında olan Akdeniz Bölgesi için alternatif bir üretim modeli olarak görülüyor” dedi.

BALIĞIN DIŞKISI GÜBRE

Kapalı devre balık üretiminde balığın beslendikten sonra çıkardığı nitratın suda kirlilik yaptığını belirten Ünlü, “Bu kirlilik doğaya zarar veriyor, doğada bunun geri dönüşümü yok. O yüzden özellikle Çin, Japonya gibi ülkeler akuaponik sistemi ön plana çıkarıyor. Yani balığın ürettiği atıkları akuaponik sistemle bitkinin gübrelemesinde kullanıyoruz. Aynı suyla hem bitki üretiliyor hem de nitratlar gübre olarak kullanılıyor” diye konuştu.

ÜRETİCİLERE ÖRNEK OLACAK

Antalya’daki denemelerde sonuçların iki sebze türünde de çok iyi çıktığını belirten Ünlü, “Kapalı havzalarda balık üretimi yapan üreticilere tavsiye edeceğiz. Özellikle su kaynaklarının çok olmadığı, kısıtlı olduğu yerlerde hem su kaynağı kirletilmeyecek hem de aynı su tekrar balık üretiminde kullanılabilecek. Patlıcan, marul gibi sebze üretimleri de yapılabilecek. Yani balığın bıraktığı kirlilik doğaya bırakılmayacak, üretime dönüşecek” dedi.

KAYNAK : http://www.denizticaretgazetesi.org/turkiyede_ilk_kez_balik_diskisi_gubre_olarak_kullanildi_haber10720.html

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

TABİATI BOZUK YASA BİR KEZ DAHA MECLİSTE

2010 yılından beri yasalaştırılmak istenen  Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu tekrar TBMM’nin gündemine geldi.

SERMAYENİN 17 YILLIK RÜYASI

Tasarı ile ilgili değerlendirmelerde bulunan İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay, Kanun Tasarısı ile ilgili ilk çalışmaların 2000’li yılların başında başladığını  aktardı. 2000-2006 yıllarını kapsayan dönemde STK’ların, Üniversitelerin ve kamu çalışanlarının katılımı ile ilgili bir taslak hazırlandığını belirten Tolunay, 2010 yılında katılımcı bir anlayışla hazırlanan bu taslak yerine bambaşka bir taslak hazırlanarak TBMM Çevre Komisyonunda görüşüldüğünü dile getirdi.

Yoğun itirazlarla karşılaşan ve STK’ların itirazları doğrultusunda bazı değişiklikler yapılan tasarının seçim süreci nedeniyle görüşülemediğini ifade eden Tolunay, Çeşitli değişikliklerden sonra 2011 ve 2012 yıllarında Tasarının yeniden hazırlanarak TBMM Çevre komisyonunda görüşülüp kabul edildiğini, ancak kamuoyu baskısı nedeniyle TBMM’de görüşülerek yasalaşamadığını hatırlattı. Tolunay, son olarak da 2016 yılında daha önce sunulan taslaklardan küçük farklılıklarla hazırlanan tasarının 2017 yılında yeniden Çevre Komisyonunda gündeme alındığını kaydetti.

TASARININ GEREKÇELERİ İLE MADDELER BİRBİRİNE UYMUYOR

Tolunay, şu an Çevre Komisyonunda görüşülmeye başlanan tasarının maddeleri ile gerekçenin örtüşmediğini aktararak biyolojik çeşitlilik açısından önemli olan yaklaşık 5,5 milyon ha kadar alanın kanun tasarısının dışında bırakıldığını dile getirdi. Teklif edilen kanun tasarısı ile Milli Parklar Kanununun tamamen kaldırıldığına dikkat çeken Tolunay, “Dolayısıyla Kanun yasalaştığı anda ülkemizde tabiatı ve biyolojik çeşitliliği koruma konusunda 4 kanun yürürlükte olacaktır.

Bu durumda da kaldırılması hedeflenen yetki karmaşası halen devam edecektir” dedi. Tasarının bir diğer gerekçesi olarak AB üyelik sürecinde kuş direktifi ve Habitat direktifine uygun bir mevzuat hazırlanması zorunluluğunun sunulduğunu ifade eden Tolunay, “Ancak bu direktiflerde yer alan sulak alanlar ile tuzlu habitatlar, kıyılar, kumullar, tatlı su habitatları, kurakçıl çalıların yetiştiği habitatlar, taşlık habitatlar gibi ülkemizde de önemli alanlara sahip habitatlar kanun kapsamı dışında kalmaktadır” dedi.

TASARI KORUMA KAVRAMININ FELSEFESİNE AYKIRI

Kanun tasarısının gerekçeleri içinde tartışmalı olan en önemli konunun korunan alanların turizm başta olmak üzere HES, RES, Madencilik amaçlı kullanımlara açılabilmesinin alt yapısını oluşturan ifadeler olduğuna işaret eden Tolunay, “Örneğin tasarının korunan alanlardaki izin irtifak haklarını düzenleyen 17. Maddesi doğa koruma kavramının felsefesine aykırıdır. 17. Madde ile korunan alanda her türlü faaliyete alanın planlarına uygun olması şartı ile izin verilebileceği açıklanmaktadır. Tasarı gerekçelerinde izin ve irtifakların üstün kamu yararı açısından önemli görülen faaliyetleri kapsayacağı açıklanmıştır.

Buradaki üstün kamu yararı oldukça muğlak bir ifadedir ve görecelidir. Toplumun önemli bir kısmı korunan alanların mutlak olarak korunmasında üstün kamu yararı görürken, yöneticilerin enerji, maden üretiminde üstün kamu yararı olduğunu düşünmektedirler. Yine 14. Maddede korunan alanlarda yeniden değerlendirme yapılabileceği açıklanmaktadır. Benzer bir yeniden değerlendirme yakın zamanda Sit alanları için yapılmış ve birçok yerde sit alanları daraltılmıştır” tespitlerini yaptı.

KORUNAN ALANLAR SÜRDÜRÜLEBİLİR KULLANIMA AÇILIYOR

Tasarı ile korunan alanların sürdürülebilir kullanımına izin verilmesinin de amaçlandığını kaydeden Tolunay “Teoride korunan alanlarda koruma kullanma dengesi korumaya esas olan değerlere zarar vermeden korunan alanlardan yararlanmayı ifade etmektedir. Tasarının 17. Maddesinde verilen izin irtifakların (ulaşım, haberleşme, su isale hattı, doğalgaz, petrol, enerji, iletim hattı, alt yapı tesisi, gölet, mezarlık)  koruma kullanma dengesi ile ilgisi bulunmamaktadır. Kanun bütünüyle değerlendirildiğinde kanun amacının korunan alanlarda yürürlükte olan Milli Parklar kanunuyla oldukça zor olan bu izin irtifaklara onay verilmesinin önünün açılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır” dedi.

KORUMANIN TAM OLARAK YAPILAMADIĞI ORTADA

Doğa koruma ve biyolojik çeşitliğin korunmasının son yıllarda giderek önem kazandığının altını çizen Tolunay, bu konuda son 50 yılda çok sayıda uluslararası sözleşme imzalandığını hatırlattı. Ülkemizde son yıllarda başta ormanlar olmak üzere doğal alanların, mera ve tarım alanlarının, kıyılar ve denizlerin baskı altında kaldığını kaydeden Tolunay, “Hazırlanan Kanun Hükmünde Kararnameler ile doğal alanlarımızın tahribine yol açan uygulamalara izin verilmektedir. Doğa koruma ile ilgili ulusal mevzuatımızda eksiklikler olduğu ve ülkemizde doğayı ve biyolojik çeşitliliği korumanın tam olarak yapılamadığı da ortadadır” dedi.

TASARIDAKİ OLUMLU ADIMLAR

Var olan sorunların ortadan kaldırılması hem de uluslararası sözleşmeler ve AB Direktifleri doğrultusunda korunan alanların etkin bir şekilde korunmasını sağlayacak doğadaki tüm canlıların yaşama hakkını koruyacak bir yasal düzenlemeye gereksinim bulunduğuna dikkat çeken Tolunay, etkin bir doğa ve biyolojik çeşitlilik korunması konusunda eksik kalan tasarı da getirilen yasaklar, habitat ve tür koruma alanları ile listeleri oluşturulmasının olumlu adımlar olduğunu belirtti.

KORUNAN ALANLAR YATIRIMA AÇILACAK

Tasarı genel olarak değerlendirildiğinde iddia edildiği üzere koruma kullanma dengesinin gözetilmediği, bu dengenin kullanma yönünde bozulmasına yol açacak hükümlerin yer aldığına işaret eden Tolunay, “Yapılacak değişikliklerle korunan alanlarda yapılaşmanın, madencilik, enerji, turizm gibi faaliyetlere öncelik verilmesinin kolaylaşabileceği, böylelikle yeni yatırım alanları oluşturulmaya çalışıldığı değerlendirilmiştir” dedi.

MADDE MADDE TASARININ EKSİKLİKLERİ

Tolunay yasa tasarısının eksikliklerini maddeler halinde sıralayarak yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini belirtti;

* Korunan alan kategorilerinin belirlenmesine yönelik kriterlerin tasarı da yer almaması,

* Tasarının yaklaşık 15 yıllık bir süredir gündemde olmasına rağmen habitat ve tür listelerinin halen hazırlanmaması,

* Bu tür ve habitatların koruma alanlarının halen belirlenmemesi,

* Tasarıda anılan korunan alan statülerinin haricinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetki alanında bulunan sulak alanlar ve Ramsar alanları gibi korunan alanlardaki biyolojik çeşitlilik ve doğa koruma çalışmaları, planlamaları ve yönetimi ile ilgili boşluklar olması,

* Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlıkları arasındaki koordinasyonun nasıl sağlanacağına dair bir hüküm getirilmemesi,

* Orman vasfı dışında kalan örneğin bozkır ekosistemleri gibi alanlarda korunan alanların ilanı, tür ve habitatı koruma alanlarının hangi bakanlığın sorumluluğunda olacağının ortaya konmaması,

* Korunan alanların yeniden değerlendirilmesi ile birlikte habitat, tür ve korunan alanların zarar görme riskinin oldukça fazla olması,

* 17. Madde ile birlikte korunan alanlarda korunan alan vasfına uygun olmayan izin ve irtifakların önünün açılması,

* Korunan alanlardaki izin ve irtifakların yönetim planlarına uygun olması halinde izin verilebileceği hükmü ile uzun devreli gelişim planları ve yönetim planlarının hazırlanmasında içlerinin boşaltılacağı,

* Altı doldurulmamış ekolojik etki değerlendirmesi yaklaşımı ile korunan alanların kullanıma açılması riskinin arttırılması,

* Korunan alanlardaki faaliyetlerde ÇED kapsamında kalanlarda Çevresel etki değerlendirilmesi yapılacağı hükmü ile ÇED yönetmeliğine göre izin verilmeyen korunan alanlardaki faaliyetlere izin verilmesi sürecinin başlayabileceği,

* Tasarı ile oluşturulması düşünülen kurullardaki bürokrat sayısının fazla olması,

* Korunan alanların durumunun takip edilmesinde son derece önemli olan izleme mekanizmasının sadece veri toplama ile kalması, izleme sonuçlarının korunan alan yönetimine aktarılmaması,

* Milli Parklar Kanunun kaldırılması ile korunan alanların tahribine yol açan faaliyetler hakkında açılmış birçok davanın düşecek olması,

* Korunan alanların etkin bir şekilde korunması ve yönetilmesi açısından korunan alanlarla ilgili tüm paydaşların görüşlerinin, işbirliği yapıldığı ve aktif katılımla kararların alındığı mekanizmalara yer verilmemesi .

KAYNAK : https://www.evrensel.net/haber/338017/tabiati-bozuk-yasa-bir-kez-daha-mecliste-ÖZER AKDEMİR

YAYINA HAZIRLAYAN  : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

‘HEM YEŞİLİ YOK ET HEM KIYILARI DOLDUR ‘

Ordu Çevre Derneği üyeleri Civil Irmağı ağzında yapılan dolgu çalışmasını inceledikten sonra şu açıklamayı yaptılar: “Birkaç gündür süren dolgu çalışmasının projesi var mı diye araştırdık, ancak bulamadık. Bu tür projelerin Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün sitesinden duyurulması gerekir ama böyle bir duyuruya rastlamadık.”

BİR TABELA BİLE YOK

ORÇEV Yönetim Kurulu Üyesi Ertuğrul Gazi Gönül, “Projenin DSİ ve Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, 9. Bölge Müdürlüğü’ne ait, projenin adının da “Ordu Civil Irmak Ağzı Kum Tutucu Mendirek” olduğunu dolgu yapılan yere gidince öğrendik. Projeye göre Civil Irmağı’nın ağzında sağa ve sola olmak üzere, 75 metre uzunluğunda iki adetmendirek yapılacakmış. Yapılmasının nedeni de ırmağın ağzına dolan kuma engel olmakmış. Proje halka duyurulmadı, onaylanıp onaylanmadığını da bilmiyoruz. Çalışmanın yapıldığı yerde projeye ait bilgileri içeren hiçbir levha yok.” dedi.

İLİMİZE ZARAR VERİYORLAR

Çalışmayı değerlendiren Gönül, “Projeye göre sadece mendirekler yapılacakmış, kıyı tamamen doldurulmayacağı için Altınordu Belediye Başkanının açıkladığı gibi ‘yeşil alan’ yapılacak bir alan oluşmayacakmış. Büyükşehir Belediyesi’nin ise dolgu ile kıyı arasını dolduracağı ve ‘yeşil alan’ yapacağı söyleniyor. Ordu’nun kıyıları plansız projesiz, halka duyurulmadan; ormanları, fındık bahçelerini yok ederek açılan taşocaklarından gelen taşlarla bölüm bölüm dolduruluyor. Her türlü zarar veriliyor güzelim ilimize.” dedi.

KAYNAK  : https://www.evrensel.net/haber/338129/hem-yesili-yok-et-hem-kiyilari-doldur(Ordu/EVRENSEL)

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

BÜLENT ÖZGEN YAZDI.ALTINOVA SAHİLİNDE DENİZDE DEMİR MADEN ARAMA OLAYINDAKİ GERÇEKLER

          Orhan Kandemir Densan Madencilik tarafından Balıkesir İli, Ayvalık İlçesi, Altınova Mahallesi, deniz açıklarında MİGEM tarafından verilen 3361056 Erişim No’lu IV. Grup, (yeni  müracaat )denizde yer alan saha içinde 1608,33 ha alanın 23.66 Ha kısmında Metalik maden Demir cevherinin  arama ve çıkarma yapılacağı Balıkesir il Çevre ve Şehircilik  Md.lüğünün sitesinde 01.11.2017 tarihinde çed süreceğinin başladığı yayınlanmışsa da,

Türkiye Tabiatını Koruma Derneğinin Ayvalık Temsilcisi olarak ; 11.11.2017 tarihinde ; BİMER’e başvurulmuştur.

 

(1701700856 Başvuru Detayı

Gıda Tarım ve Hayvancılık, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığınca uygun görüldüğü taktirde ,konunun müşterek heyet marifetiyle değerlendirilip konu hakkında taleplerim ve şüphelerim hakkında bilgi edindirme konusu kapsamında bilgi verilmesini tensip ve emirlerine arz ederim.

Başvuru hareketleri için tıklayınız.

11.11.2017 21:10 tarihinde internet üzerinden başvuru alındı.

14.11.2017 14:48 tarihinde BİMER tarafından ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANLIĞI tarafına sevk edildi.

14.11.2017 14:48 tarihinde BİMER tarafından ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANLIĞI tarafına sevk edildi.)

16.11.2017 tarihindede   14 kasım da çed gereklidir kararı verildiğini duyurmuştum.

Bunu yanısıra TAEK kurumuna da dilekçe ile başvurularak,  bu faaliyet alanında her ihtimale karşılık radyasyon konusunun araştırılması istenilmiştir.

TAEK VERİLERİNE GÖRE;

25- AYDIN-MERKEZ = 130 nSv/h

26 – AYDIN-KUSADASI = 120 nSv/h

27 – AYDIN-SOKE-KISIR MAH = 160 nSv/h

28 – BALIKESIR-MERKEZ = 160 nSv/h

29 – BALIKESIR-AYVALIK = 230 nSv/h

30 – BALIKESIR-BANDIRMA = 70 nSv/h

31 – BILECIK-MERKEZ = 100 nSv/h

30 – BALIKESIR-BANDIRMA = 70 nSv/h

31 – BILECIK-MERKEZ = 100 nSv/h  Görüldüğü üzere, 230 nSv/h dir.Bu konununda araştırılması talep edilmiştir.

Bu saha  izin alındığı taktirde,Bergama’ya götürüleceği  ced dosyasında belirtilmiştir. Konu Bergama Çevre Platformunun sorumlusu Erol ENGEL tarafından incelenmektedir.

Altınova sahilinde  denizden maden çıkartma haberi ilk yayımlamamdan ötürü ,cep telefon numaramı nerden bulmuşlar ise bilmiyorum. Şirket  yetkilileri benimle görüşme talep etmişlerdir. Yazdığım yazıdan dolayı söz hakkı doğduğundan taleplerini kabul ettim. Görüşme de malzemenin mikronize olduğundan aslında altınova’ya faydası olduğunu söylemişlerdir.

Bir örneğini bırakmışlardır. Analiz raporunu istedim ama veremiyeceklerini  söylediler.Görüşme sırasında avukatları yazılanları topladığını,hakkımızda  dava açacaklarını da beyan ettiler.Ben de ilk etapta bir çevreci olarak ekosisteme zararı olacağını,bunun içinde deniz biyoloğun ve jeoloji mühendislerinin vereceği bilimsel raporla ortaya çıkacağını ve demirden korksaydım trene binmezdim dedim.

Denizden maden çıkartma olayı Türkiye’de bir ilktir. Onun için  bilimden ve ilimden ayrılmamak lazımdır.Ortada bilgi kirliliği vardır.Daha bölgenin ruhsatı çıkmamıştır.Gerekli doneleri MİGEM’e verdikten sonra MİGEM’heyet gelecek ve rapor verdikten sonra arama ruhsatı,daha sonra işletme ruhsatı ve işletme izni çıkacaktır.Kısacası önümüzde uzun bir süreç vardır.

 

ALTINOVA sahilindeki denizden demir çıkarılması konusu,şirketle görüşme dahil  gün ve gün sekreter kanalıyla Belediye Başkanımız Rahmi GENÇER’e bilgi verilmiştir. Artık önümüzdeki süreci  çokiyi takip etmemiz lazım.

DOĞAL SİT ALANLARININ YENİDEN DERECELENDİRİLMESİ BODRUM’DA TARTIŞILDI

ÇEVRE ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürü Kemalettin Tekinsoy, doğal SİT alanlarının derecelerinin yeniden değerlendirilmesiyle ilgili eleştirilere Muğla’nın Bodrum İlçesi’nde, yanıt verdi. Muğla ve Bodrum’da doğal SİT alanlarının söylenin aksine azalmayıp, arttığını belirtten Tekinsoy, “Muğla’da SİT alanları 189 bin hektardan 192 bin hektara, Bodrum’da ise 25 bin 600 hektardan 33 bin hektara çıkmış” dedi.

Çevreciler ise doğal SİT alanlarının derecelerinin yeniden değerlendirilmesine dayanak oluşturan 4 Mevsim Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu’nu eleştirdi.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü tarafından doğal SİT alanlarıyla ilgili yapılan ve kamuoyunun tepkisini çeken yeniden değerlendirme çalışmasıyla ilgili Bodrum Oasis Nurol Kültür Merkezi’nde, sivil toplum kuruluşları ve ilçe sakinlerinin katılımıyla bir toplantı düzenledi.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürü Kemalettin Tekinsoy ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Demirtaş, daire başkanları Ümit Turan, Murat Demircioğlu ile Muğla Çevre ve Şehircilik İl Müdürü Uğur Şeren’in konuşmacı olarak katıldığı toplantıyı,

Bodrum Belediye Başkan Yardımcısı Taner Uslu, Muğla İl Başkanı Kadem Mete, Bodrum İlçe Başkanı Macit Gündoğdu, Bodrum Denizciler Derneği ve Bodrum Kent Konseyi Başkanı Mustafa Demiröz ve çevreciler de izledi.

‘DOĞAL SİT ALANLARI AZALMADI ARTTI’

Toplantının açılış konuşmasını yapan Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürü Kemalettin Tekinsoy, “Bakanlığımıza ve genel müdürlüğümüze ülkemizdeki doğal SİT’lerin yeniden bilimsel verilere dayanarak yenilenmesi ve yeniden irdelenmesi konusu vazife olarak verildi. 2014 yılında çalışmalar başladı, 2016 yılı sonlarında da il müdürlüklerimize teslim edildi. Gelmiş olduğumuz gün itibarıyla da gerek tüm Türkiye, gerekse de Bodrum’la ilgili olarak tabiat varlıklarımızı koruma komisyonlarımızda görüşme aşamasına gelmiş durumda.

Katılımcı yönetim anlaşımız çerçevesinde, bu aşamada önemli il ve ilçelerimizde, yöre halkı ve sivil toplum örgütleriyle karşılıklı konuşup onların görüşlerini alıp, istişare neticesinde devam etmek niyetindeyiz. Size burada verilen bilgilerin dışında, dışarıda kim ne söylerse yalandır. Gerçek bilgiyi bizden alabilirsiniz. Bu yönde tartışır, konuşursak daha sağlıklı olur” dedi.

Muğla ve Bodrum’da doğal SİT alanlarının söylenin aksine azalmayıp, arttığını belirten Tekinsoy, “Muğla’da SİT alanları 189 bin hektardan 192 bin hektara çıkmış. Bodrum’da da 25 bin 600 hektardan 33 bin hektara çıkmış. Bodrum’un eski doğal SİT alanı verilerini, sizlere CD ortamında vereceğiz.

Lütfen onları inceleyiniz ve size vereceğimiz mail adresine itirazlarınızı, görüşlerinizi gerekçeleri ile birlikte bizimle paylaşınız. Bunlar çalışmalar sonucu ortaya çıkmış fakat kesinleşmemiş verilerdir. Bu konuşmalarımızdan sonra ilerleyecek, komisyonlarımızdan geçecek, Ankara’ya gelecek, orada tekrar değerlendirmeler yapılacak ve en son tescil aşamasına gelecek” diye konuştu.

‘SİT ALANLARI KORUNUYOR AMA İSİMLERİ DEĞİŞİYOR’

Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Demirtaş da doğal SİT alanlarının yeniden değerlendirilmesi hakkında bilgilendirmelerde bulundu. Bakanlığın korunan alan statüsüne aldığı yerlerde yaptığı çalışmaları anlatan Demirtaş, doğal SİT’lerle ilgili yapılan çalışmaların amacının, bu alanların korunarak gelecek nesillere aktarılması olduğunu söyledi. Demirtaş, “Eskiden doğal SİT’ler belirlenirken hiçbir kriter yoktu. Eskiden komisyon gidip bir yere bakıyordu.

Bilgisine, tecrübesine göre sınıflandırma veriyordu. Bu işi bilimsel temele oturmak için bu çalışmayı yapıyoruz. Gerçekten korunacak yerler tam korunsun. Şu anda doğal SİT’ler, 1. 2. ve 3. derece doğal SİT alanları olarak sınıflandırılıyor. Ancak bizim ekolojik temelli bilimsel çalışmalar sonunda yine doğal SİT kavramı kalıyor. Fakat isimlendirilmesi, ‘Kesin korunacak alanlar, nitelikli doğal koruma alanları, sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanları’ olarak değişiyor” dedi.

‘KESİN KORUNACAK HASSAS ALANLARDAKİ ARSALAR KAMULAŞTIRILACAK’

Kesin korunacak alanlarda vatandaşın arsası varsa bunun kamulaştırılacağını da sinevizyon eşliğinde anlatan Demirtaş, şunları kaydetti:

“Parasını vereceğiz ve buralar tamamen devletin arazisi olacak. Yani artık burada vatandaşın 1 metrekare yeri bile kalmayacak. Nitelikli doğal koruma alanları 1. derece doğal SİT alanlarına çok benzer. Bu alanlara otel yapılamayacak, sadece çadırlı kamp alanı ve bungalovlar yapılabilecek. Onu da herkes kafasına göre yapamayacak, onun da şartlarını biz hazırlıyoruz. Yine doğal tarım yapılacak ama seracılık yapılamayacak. Balıkçılık yapılabilecek ama kültür balıkçılığı yapılamayacak.”

‘BİLİMSEL RAPOR SIR OLUR MU?’

Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) Üyesi Rezzan Şebin ise 4 Mevsim Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu’nun açıklanmamasını eleştirdi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı aramalarına rağmen rapor hakkında bilgi edinemediklerini vurgulayan Şebin, “Bütün canlıları hatta cansızları ilgilendiren bir konuda çok güzel çalışma yapıyorsunuz ama bu bilimsel raporu biz neden bilmiyoruz? Bu nasıl bir devlet sırrıdır? Bilim sır olur mu? O zaman endişe ve güvensizlik başlıyor. Cevabı aylardır bekliyoruz” dedi.

ELEŞTİRİLERE YANIT VERDİ

Şebin’in bu çıkışı üzerine Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürü Tekinsoy, “İnsanların evleri herkese açık mıdır? Bakanlığımızın kendine saklayacağı şeyler vardır. Fakat, sizleri burada dinliyoruz, not alıyoruz ve sizinle neticeleri paylaşacağız” diye karşılık verdi.

Çalışmalar yapılırken halk, sivil toplum kuruluşları ve çevrecilerin görüşünün alınmadığı eleştirisinde de bululunup, Gökova paftasının onaylandığının hatırlatılması üzerine ise Tekinsoy, şu yanıtı verdi:

“Gökova konusu ayrı bir konu. Orası tek bölge. Cumhurbaşkanımıza misafirhane yapılması söz konusu oldu. Bundan dolayı da oranın SİT alanlarının değerlendirilmesini hızlandırmak zorunda kaldık. Başka bir açıklaması yok. Yine inceleyin, orası ile ilgili paftaları size verelim. Haklı bir itirazınız varsa halen onları düzeltme şansımız var.”

‘KÖYLÜDEYKEN SİT ALANI OLAN ARAZİ, SATILINCA NASIL İMARA AÇILIYOR?’

SİT alanlarının yeniden değerlendirmesiyle yerel halkın yaşadığı sorunların arttığına dikkati çeken Deniz Ticaret Odası Bodrum Şubesi Başkan Yardımcısı Arif Yılmaz ise şunları söyledi:

“Ne zaman bir değişiklik olsa yerel halkın arazileri ile ilgili pozitif bir şey olmazken, yatırımcılarla ilgili alanlarda önleri açıldı. Yine bir gün toplantıda bir teyze dedi ki; ‘Ben cahilim bana anlatmayın fakat biri bana şunu söylesin: Arazi bendeyken SİT alanı oluyor da satıldıktan sonra nasıl imara açılıyor? Biz bir türlü arazilerimize sahip çıkamıyoruz’ dedi. Yapılan çalışma çok güzel fakat zamanında yapılanlarla köylüler ahır yapamaz hale geldi. Eğer bu çalışmalar yapılırken Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın elindeki bir bölgeye müdahale edilemeyecekse bunun bir anlamı kalmaz.”

KUŞ UÇSA HABERİMİZ OLUR’

“Lütfen Ankara’ya gittiğinizde araştırma yapan ekibin raporları ve faturalarını inceleyin” diyen Yılmaz, şunları kaydetti:

“Bazı bölgeler var ki orada kuş uçsa haberimiz olur. Mesela Karaada. Orada 4 Mevsim Bilimsel Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma yapılacak ve bizim haberimiz olmayacak. Bunu daha tarih yazmadı Bodrum’da. Kimle gitmişler, hangi tekneyle gitmişler size anlatsınlar. 4 mevsim çalışmayı bırak, 2 mevsimi yaptılarsa ben herkesten özür dileyeceğim.”

Yaklaşık 4 saat süren toplantı sonunda katılımcıların görüş ve önerileri bakanlık yetkililerince not alınırken, doğal SİT’lerle ilgili derecelendirmeler CD ve baskı olarak katılımcılara verildi. Ayrıca benzer toplantıların Muğla’nın bazı ilçelerinde de yapılacağı bildirildi.

KAYNAK : EVRENSEL.NET

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

İTALYA KÖMÜRLÜ TERMİK SANTRALLERİNİ 2025’TE KAPATMAYI HEDEFLİYOR

İtalya Başbakanı Paul Gentiloni, planın tanıtıldığı basın toplantısında yaptığı konuşmada planın İtalyan üretim sistemini çevre açısından daha sürdürülebilir ve daha rekabetçi hale getireceğini söyledi.

Plan ile İtalya’nın enerji tüketimini ve karbon emisyonlarını geriletmek ayrıca enerji tüketiminde yenilenebilir kaynaklarının payını  artırmak hedefleniyor.

Bu hedefler doğrultusunda 110 milyarlık bölümü enerji verimliliği, 35 milyar avroluk bölümü yenilenebilir, 30 milyar avroluk bölümü de altyapı yatırımları alanında olmak üzere toplamda 175 milyar avroluk yatırım planlanıyor.

Plan ülkedeki tüm kömürlü termik santrallerin de 2025 yılından devreden çıkmasını öngörüyor.

2030 yılına kadar 5 milyon elektrikli aracın İtalya sokaklarında olması da plandaki hedefler arasında.

Elektrik üretiminde yüzde 55 yenilenebilir hedefi

İtalya Ekonomik Kalkınma Bakanlığı tarafından hazırlanan plan, elektrik üretimindeki yenilenebilir enerji payının mevcut yüzde 17,5 seviyesinden 2030 yılında yüzde 55’e çıkarılması hedefini getiriyor.

Bunun için ise güneş enerjisine dayalı elektrik üretiminin mevcut 23 Teravat-saat (TWh) seviyesinden 72 TWh’e, rüzgar enerjisinden üretimi 25 TWh’den, 40 TWh’e çıkarılması hedefliyor. Hidroelektrik üretimi ise mevcut 50 TWh düzeyi dışında bir hedef getirilmiyor.

İtalya hükümeti rüzgar ve güneş enerjisi yatırım maliyetlerinin de önemli oranda gerilemesini öngörüyor.

Plandaki öngörülere göre 2020-2030 arası dönemde yatırım maliyetleri güneş enerjisinden yüzde 40 ila yüzde 79, rüzgar enerjisinde ise yüzde 10 ila yüzde 25 arasında gerileyebilecek.

Plan ile yenilenebilir enerji, kaynaklarının tüm enerji tüketimi içindeki payının ise yüzde 28 düzeyine yükseltilmesi hedefleniyor.

KAYNAK : http://yesilekonomi.com/surdurulebilirlik/italya-ulusal-enerji-planini-acikladi

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

ZEYTİNLİKLE DÜZENLEMEDE AYAĞA KALAN TÜRKİYE, MİLYONLARCA HEKTARLIK KORUNAN ALANI SAVUNMASIZ BIRAKACAK TASARIDAN HABERSİZ

TBMM Çevre Komisyonu,  geçtiğimiz hafta Türkiye’nin doğa koruma alanlarıyla ilgili kanun tasarısını görüşmeye başladı. Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ancak Gezi olayları sırasında yükselen tepkilerin ardından geri çekilen ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı’, bu kez sesiz sedasız ilgili komisyonun gündemine alınarak görüşülmeye başlandı.

KORUNAN ALANLAR İPTAL EDİLEBİLECEK, TAHSİS EDİLEBİLECEK

8 Kasım’da tasarıyı görüşmeye başlayan komisyona bilgi veren Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, düzenlemenin korunan alanlarla ilgili mevzuat karmaşasına son vereceğini savunmuştu. İlan edilmiş korunan alanlarının sınırlarının bu tasarı hükümlerine göre değiştirilebileceği, kısmen veya tamamen farklı koruma kategorisi kapsamına alınabileceği veya ilan edilmiş koruma kararının kaldırılabileceğine yönelik düzenleme getirildiğine işaret eden Bakan Eroğlu, korunan alanlarda işletme amacıyla izin, kiralama ve tahsis işlemlerine yönelik düzenlemeler yapıldığını belirtti.

TBMM ÇEVRE KOMİSYONU ÜYESİ GÖKER SORULARIMIZI YANITLADI

Kamuoyunda korunan alanların ranta açılacağı endişelerine neden olan tasarıyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Burdur Milletvekili ve TBMM Çevre Komisyonu Üyesi Mehmet Göker, tasarının amacının, ‘Tabiatın, biyolojik çeşitliliğin, tabii değerlerin, jeolojik mirasın ve peyzajın korunmasına ve sürdürülebilir yönetimine ilişkin usul ve esasları düzenlemektir’ şeklinde açıklandığını belirterek şunları dile getirdi:

?

‘TASARI BİLİM İNSANLARININ GÖRÜŞLERİ ALINMADAN HAZIRLANDI’

“Tabiat ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu ile ilgili 2003 yılından günümüze kadar 4 ayrı taslak hazırlanmıştır. Bunlardan ilki 2003 yılında yürütülen Küresel Çevre Fonu destekli tasarıdır. Burada ilgili kurum ve kuruluşların, STK’ların görüş ve önerileri dikkate alınmıştır. İkincisi 2010 yılında Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından STK’ların ve bilim adamlarının görüş ve düşünceleri alınmadan hazırlanmıştır

Tasarı alt komisyonda görüşülürken sınırlı sayıda temsilci görüşlerini aktarmış ancak zaman kısıtlaması olduğu için yeterince tartışılamamıştır. Üçüncüsü 2012 tarihinde Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından yine STK’ların ve bilim adamlarının görüş ve düşünceleri alınmadan hazırlanmıştır.”

‘ÜZERİNDE ANLAŞILAN GÖRÜŞ VE ÖNERİLER TASARIDAN ÇIKARILDI’

Dördüncü ve son tasarının 2016 tarihinde Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından hazırlandığını kaydeden Meclis Çevre Komisyonu Üyesi CHP’li Mehmet Göker, hazırlığı aşamasında STK’larla toplantı yapılmasına rağmen Bakanlar Kurulu’na sunulurken üzerinde anlaşılan tüm görüş ve öneriler tasarıdan çıkarıldığını belirtti.

KAYNAK : https://gazeteciyazaryusufyavuzblog.wordpress.com/2017/11/14/korunan-alanlar-isteyene-kiralanabilecek/

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

UZAY ARACI MEZARLIĞI

Yeni Zelanda’nın doğu Doğu kıyısından yaklaşık 5.000 km uzaklıkta, 3 km’den fazla derinlikte bulunan yer, NASA tarafından uzay aracı mezarlığı olarak adlandırılıyor.

Bir uzay aracı görevini tamamladığında ya da yakıtı bittiğinde NASA’nın “Uzay aracı mezarlığı” adını verdiği yere gönderilir. Yeni Zelanda’nın doğu Doğu kıyısından yaklaşık 5.000 km uzaklıkta, 3 km’den fazla derinlikte bulunan bu yer, Dünya’daki herhangi bir kara parçasına en uzak olan noktalardan biri olma özelliğini taşıyor.

Bu nokta, çarpma anında 300 km civarında hızla hareket eden dev uzay aracı kütlelerinin gözlemlenmesini kolaylaştıran, mükemmel bir nokta. NASA’nın hesaplarına göre bir uzay aracının bu noktada birine çarpma ihtimali, 10.000’de 1.

1971 yılından bu yana dört ülkeye ait toplam 263 uzay aracı buraya düştü. Sadece büyük uzay araçları buraya ulaşabiliyorlar. Küçük uydular yüzeye ulaşmadan önce bütünüyle yanıp kül oluyorlar.

NASA’nın listesindeki bir sonraki araç, Uluslararası Uzay İstasyonu. İstasyon, 12 yıl sonra batık uzay araçları tarihindeki yerini alacak.

Video link hattı : https://content.jwplatform.com/players/lapl6PJc-puACk8ZV.html

KAYNAK : https://gaiadergi.com/yuzlerce-uzay-aracinin-yattigi-uzay-araci-mezarligi/

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

“UZMANDAN FLAŞ DEPREM UYARISI ! “

Jeofizik uzmanı Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu, Richter ölçeğine göre 7,3 ila 7,7 arasında olacağını tahmin ettiği Marmara Depremi’nin 45 saniye süren ve 1999 depreminden çok daha kısa sürede olacağını ancak hızla kırılan kırılan fayın büyük hasar vereceğini söyledi. Öte yandan Gündoğdu, Bursa’nın bulunduğu bölgedeki yer kabuğunda görülen işaretler üzerine Nilüfer Belediyesi’nin desteği ile araştırmalara başladıklarını ifade etti.

Uzmandan flaş deprem uyarısı! ”Fay hattı çabuk kırılıp büyük hasar verecek”

ABAG (Avcılar Belediyesi Afet Gönüllüleri) projesi eğitim toplantısına katılan Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu, Ege Bölgesi’ndeki ve Marmara’da beklenen olası deprem ile ilgili değerlendirmelerini anlattıktan sonra soruları yanıtladı.

Yrd. Doç. Dr. Gündoğdu, Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki’nin son dönemde artan ‘Kentsel Dönüşüm’ çalışmalarına ilişkin açıklamalarının umut verici olduğunu ancak, 1999 yılından geçen sürenin iyi değerlendirilmediği için geç kalındığını söyledi. Gündoğdu, bugüne kadar kentleşme kültürünü getiren ve insanların yaşama kalitesini arttırması gereken kentsel dönüşüme gereken anlamda iyi bir örnek verilemediğini İstanbul’da Piyalepaşa’da kısmen bir örnek oluşturulduğunu ancak, son gelişmelerin kazanç olduğunu anlattı. Oğuz Gündoğdu, şöyle konuştu:

“Kentsel dönüşüm o kadar basit bir şey değil. Çok önemli paralar harcanması gerekiyor. Parası olan, olmayan, çok zengin olan var. Bunların hepsini birleştirmek gerekiyor. Bu birleştirme ancak devletin katkı koyması ile mümkün. Devlet katkısı olmadan kentsel dönüşümün gerçekleşeceğini düşünmüyorum. Bakan belki iyi niyetle söylüyor ama sözde kalıyor. Açıklamaların ön hazırlığı yok.

Raporlara dayanarak söylenen bazı şeyler var. Depremlerle ilgili şu kadar insanın can tehlikesi olduğun söyleniyor; milyondan başlayarak binlere kadar inen herkesin can kaybı tahminleri var. Neye dayanıyorlar bilmiyorum, Ne binaların cinsini ne dayanıklılığını biliyoruz. Zeminlerle ilgili açık bilgimiz yok. D depremin cinsi, ivmesi ne olacak onu da bilmiyoruz. Ama şunu söyleyebilirim; 17 Ağustos’tan çok daha kötü olacak.

Çünkü kuzeyde kırılma olacak. 1999’daki 90 kilometre uzaklıkta ve yavaş bir kırılmaydı. 180 kilometreye yakın bir kırılma oldu. Şimdi o kadar mesafe de yok. Yani hızlı kırılacak anlamına geliyor. Hızlı kırılınca da çok hasar verir. Hızlı kırılmada kısa sürer. 45 saniye sürmez belki. Ama çok hasar verir.”

 

Deprem uzmanı Gündoğdu, olası deprem halinde insanların nereye gideceğine ve toplanma merkezleri konusunda tartışmalar bulunduğunu ifade ederken, “Evet, birçok arsa inşaata açıldı falan. Aslında toplanma alanlarından da insanların neyi anladığını bilmiyorum. Toplanma alanları; Deprem olup bittikten sonra toplanma yerleri çok büyük felaket olursa insanların yiyecek içeceklerini, sağlığını kontrole edecek yaşam tarzı koymayı amaçlayan böyle bir şey. Yoksa Türkiye’nin hiçbir yerinde deprem olduğunda kimse evinin önünden ayrılmıyor. Güvenlik önlemi alınmadan insanları evlerinin önünden ayıramazsınız. Onun için toplanma alanlarının ne anlama geldiğini de bir açıklama yapmak gerekir ki bunun devamlı kullanılması artık bitsin” dedi.

“MARMARA VE ÇEVRESİ BOŞALTILMALI”

Gündoğdu, bir soru üzerine 17 Ağustos 1999’daki Marmara Depremi’nin 45 saniye sürdüğünü bunun aslında bir biri ile iç içe 5 ayrı depremden oluştuğunu, olası yeni depremde Avcılar’ın çevredeki diğer ilçelerle birlikte Bakırköy yönüne doğru ‘giderek’ sallanacağını ifade etti.

Olası deprem konusunda işaretler alındığında ne yapılacağı sorusunu yanıtlayan Gündoğdu, Bursa’nın bulunduğu bölgedeki yer kabuğunda görülen işaretler üzerine Nilüfer Belediyesi’nin desteği ile araştırmalara başladıklarını, karşı tarafta Şarköy’e kadar uzanan bölgede çok sayıda deprem izleme istasyonları bulunduğunu hatırlatarak şu yanıtı verdi:

“İşaretleri alındığında Strasbourg Etik Kuralları’na göre bunu önce önce kendi aramızda değerlendireceğiz. 1 hafta ,10 gün önce risk varsa bu işle uğraşanlarla konuşacağız. Sonra bu işten anlayanlarla görüşeceğiz bilimle uğraşan- uğraşmayan kim varsa. Sonra da devlete bildireceğiz. Devletin yapacağı bir şey var; Marmara ve çevresini boşaltmak. Rahmetli Ahmet Mete Işıkara 19 Ağustos 1999’da ‘Tuhaf şeyler görüyorum’ deyince hepimiz evlerimizden çıkmadık mı? Sonra alarm geçti.

‘Deprem fırtınası’ olarak nitelendirildi. Deprem fırtınası iyi bir şey. 5 büyüklüğündeki depremle birlikte 1 saatte binlerce deprem oldu. Şimdi görülen küçük depremler bizim için çok önemli. İşaret vermiyor. Böyle bir durumda en son karar AFAD’a Başbakan ve cumhurbaşkanına gidecek. O karar ne ise uygulanacak.”

“ŞU AN EGE VE MARMARA’DA BÜYÜK DEPREM ALGISI GÖRMÜYORUZ”

Oğuz Gündoğdu, diğer sorular üzerine kazık çakılarak yapılan yeni yapılan binaların Richter ölçeğine göre +2 veya -2 yanılma payı ile7,5 büyüklüğünde olacak Marmara Depremi’ne dayanabileceğini ifade etti. Yrd.Doç.Dr. Gündoğdu, Ege Bölgesi’nde son 2-3 yılda görülen depremlerin önemli olduğunu tarihsel olarak bakıldığında volkan patlaması olabilecek Santorini Adası’nın deprem ve tsunamilere yol açabileceğini vurgularken,

“Öyle bir şeyin olması Ege’de çok kimsenin canının yanacağı demektir. Kandilli Rasathanesi tsunami ile ilgili bir ağ kurdu.Sismolojik olarak baktığımızda 5,10, 50 yıl gibi aralıklardan söz ediyoruz. Şu anda hem Ege’de hem de Marmara’da büyük bir deprem algısını görmüyoruz ” dedi.

KAYNAK : http://www.bursadabugun.com/haber/uzmandan-flas-deprem-uyarisi-fay-hatti-cabuk-kirilip-buyuk-hasar-verecek-889573.html

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

SUUDİ ARABİSTAN YENİ BİR ŞEHİR KURACAK

NEOM adlı şehrin enerji ihtiyacı yalnızca rüzgar ve güneş enerjisinden sağlanacak.Suudi Arabistan’ın 500 milyar dolarlık yatırım ile tamamen yeni bir şehir inşa edeceği bildirildi.

Kızıldeniz kıyısında Suudi Arabistan’ın Mısır ve Ürdün sınırlarının kesişim noktasında kurulacak olan şehrin ismi ise NEOM olacak.

Bugün Riyad’da düzenlenen bir konferansta doğrudan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Salman tarafından açıklanan projenin ilk aşamasının 2025 yılında devreye girmesi planlanıyor.

26.500 kilometrekarelik alanı kaplayacak olan şehrin tüm enerji ihtiyacı yalnızca rüzgar ve güneş enerjisinden sağlanacak.

Kendi özel yargı ve vergi sistemi olacak şehirdeki ana ekonomik faaliyetler ise enerji ve su, biyoteknoloji, gıda ile robotik gibi ileri düzey üretim teknolojileri ve eğlence olacak. Projenin başında ise Siemens’in eski CEO’larından Klaus Kleinfeld olacak.

Halihazırda 230 milyar dolarlık varlığa sahip fondaki açığın ise özelleştirmeler yolu ile karşılanması planlanıyor.Şehrin inşası için gerekli olan kaynak ise ülkenin Kamu Yatırım Fonu tarafından sağlanacak.

Suudi Arabistan, petrol şirketi Saudi Aramco’nun yüzde 5’lik oranının özelleştirilmesi ile 300 milyar dolarlık kaynak elde etmeyi öngörüyordu.

KAYNAK : http://yesilekonomi.com/surdurulebilirlik/suudi-arabistan-yeni-bir-sehir-kuracak

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ

 

GİRİT’TE ‘AKDENİZ ORGANİK TARIM AĞI ’ TOPLANTISI

Akdeniz İleri Tarımsal Araştırmalar Uluslararası Merkezi’nin (CIHEAM) 4 enstitüsünden biri olan Maich (Hanya Akdeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü), bu yıl 9.’su düzenlenen MOAN (Akdeniz Organik Tarım Ağı) toplantısına ev sahipliği yaptı.

İlk defa 11 yıl önce yapılan MOAN toplantıları, Akdeniz ülkelerinde yapılan organik tarımı geliştirme ve ülkeler arası iş birliklerini kuvvetlendirmek amacıyla yapılıyor. İlk yıllarında izleyici konumunda olan toplantılar bugün, hedef belirlemek üzere bir araya gelen ulusal hükümetlerden temsilcilerin oluşturduğu bir ağ.

Toplantılara bakanlık temsilcilerinin yanında ilgili ülkelerden organik tarım uzmanları, organik tarım yapan şirketler ve IFOAM (Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu) da katılıyor. 24- 26 Ekim 2017 tarihlerinde gerçekleşen toplantıda ağırlık Yunanistan ve Girit’teki organik tarımın halleri ve Avrupa Birliği’nin 2020 yılında uygulamaya koymayı planladığı yeni ihracat planı idi.

Özellikle Girit ve Kuzey Yunanistan, son 30 yılda organik tarımın popülerleştiği bölgeler haline geldi. Ekili alanların yüzde 4-5’inde organik tarım yapılıyor. Sorunlar Türkiye’dekilere az çok benziyor. Sertifika masrafları, tüketicilerin organik ürünlere güvensizliği, bilgi eksikliği, küçük üreticilerin üzerindeki yük, tarım yapan nüfusun yaşlanması (tarım yapan nüfusun yalnızca yüzde 13’ü 35 yaşın altında), yüksek üretim maliyetleri, bürokratik işlemlerin çokluğu, vergilerin ağırlığı sorunların başında geliyor.

Bunlara ek olarak Yunanistan’da üretilen ürünler, Avrupa’daki 1 Euro’luk ürüne karşılık 0,4 Euro ile en düşük ortalama katma değere sahip. Son yıllardaki içinden çıkılamayan ekonomik bunalımsa tarımın gelişmesine hiç yardımcı olmuyor. İşsizlik oranı bugün yüzde 23.

Yunanistan Kırsal Kalkınma Bakanlığı, 2015’te 6 milyar Euro’luk bütçeli bir kırsal kalkınma programını uyguluyor. Programın amaçları arasında bilim insanları ve çiftçileri birleştirecek bir yapının oluşturulması, kooperatif tarzı, küçük çiftçilerin yükünü azaltacak yapıların oluşturulması dikkat çekiyor.

“Krizden çıkmak istiyorsak patronajı bırakmalıyız”

Konuşmacılardan Yunanistan Kırsal Kalkınma Bakanlığı, Tarım Politikaları ve AB Fonları Yönetimi Birimi Genel Sekreteri Charalampos Kasimis ve Yunanistan Tarım Örgütü, Ekolojik Üretim Sistemleri (ELGO-DIMITRA), Girit Bürosu’ndan Emmanouil Kabourakis’in  anlattıklarından anlaştıkları bir konu olduğu fark ediyorum.

Organik tarımın piyasası, sertifikasyon sistemi ve organik tarım hakkında yapılan araştırmalar çiftçilere ve tüketicilere hizmet edeceği yerde bazı güç odaklarına hizmet ediyor. Girit’te özellikle, kriz önce piyasa ve üreticiler arasında bir köprü olmak yerine hükümetin uzun kolu olmuş ve sürekli bankalardan borçlanan kooperatifler kriz döneminde tamamen etkisiz hale gelmiş.

Kasimis, yeni kırsal kalkınma planında sağlıklı kooperatifler oluşturmak istediklerini ancak bunun uzun zaman alacağını bildiğini söyledi. Nitekim, kendisi konuşmasını şöyle kapatmıştı: Krizden çıkmak istiyorsak patronajı (kayırmacılık, klientalizm) bırakmalıyız.”

Yeni sistemde daha az bürokratik yük, daha çok kesinlik olacak

2020’de (tüm düzenlemelerle birlikte 2025’te) yerleşecek yeni sistem hakkında bilgiler aktaran IFOAM temsilcisi Emanuele Busacca, bugünkü sistemin hem her konuda (Bu konuların başında kalıntılarla nasıl baş edilmesi gerektiği geliyor.) net olmamasının büyük bir sorun olduğunu, hem de ulusal hükümetlerin de getirdikleri başka standartlar da eklenince işin içinden çıkılmayacak bürokratik yük anlamına geldiğini ifade etti. Yeni sistemle bu iki sorunun giderilmesi hedefleniyor.

Bir ürünün organik olarak tescillenmesi için gerekli bürokratik işlerin ve maliyetlerin arasında organik üretimin felsefesi ile üretilmiş ürünlerin gölgede kaldığı da ifade edildi toplantıda.

Organik ürünler üzerindeki kontrollerin ve standartların yaygınlaşması bir taraftan organik gıdaya güveni artırıyor ancak öte yandan mevcut sistemin yapısı sebebiyle organik tarım sektörü, gittikçe ticarileşme ve organik üretimin felsefesinden uzaklaşma tehlikesiyle karşı karşıya.

Toplantıda kullanılan plastik bardak ve benzeri “kullanılmasa da olur” bazı çirkin görüntüler ise üzdü

Ne IFOAM’ın ne AB’nin gelecekte bu konuda adım atmaya hevesli olacağını söylemeyeceğim. Doğayla uyumlu üretim yapan ama sertifika, kontrolle ilgilenmeyen küçük ölçekli bir üreticinin, tescil almak için başvurma olasılığının düşük olduğunu hepimiz biliyoruz.

KAYNAK : https://yesilgazete.org/blog/2017/10/31/ozel-haber-giritte-akdeniz-organik-tarim-agi-toplantisi/

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ