Çoğunlukla tersi düşünülse de sonbahar ışığın mevsimidir. Göğün mavisini, toprağın kızılını, çamın yeşilini ve yapraklara düşen hazan sarısını en iyi sonbaharda görürsünüz. Hele de ışığın coğrafyası Likya’daysanız, tarihin ve coğrafyanın içinde binlerce yıldan süzülüp gelen renklerle zamanın içinde kaybolur gidersiniz. Tıpkı benim gibi...

dsc05249-1

Deniz kızlarının varlığına inanan bir arkadaşımın hikayelerinin peşine düşüp Likya’nın büyülü kentlerinden biri olan Lmyra’da alıyorum soluğu…

Eylül güneşi yeryüzüyle oyunlar oynayarak Alacadağ’dan, Akdağ’ın ardına doğru dolanıyor. Tohuma durmuş hayıtların arasından geçip ulu çınarların altında soluklanıyorum.

dscf7404-2

M.Ö 5. yüzyılda kurulduğu söylenen Lmyra, Perikles döneminde Likya’ya başkent olmuş. Geçmişin görkemini yansıtan kalıntıların birçoğu bugün sularla iç içe. Bu yüzden kalıntıların bulunduğu alanı da kapsayan mahalleye yöre halkı ‘Saklısu’ adını vermiş.

Lmyra’nın ihtişamlı günlerinden bugüne taşıdığı pek çok sır gibi somut olan kültür mirası da oldukça ilgi çekici. Ancak ben size antik kentin görkemli tarihinin yanında, tiyatroları, kahraman anıtlarını, anıt mezarları, lahitleri, akropol ve nekropolleri anlatmayacağım. Bunları merak eden bir çok kaynaktan ulaşabilir.

Ben size Lmyra’nın taş döşeli kadim caddelerinde dolaşırken rastladığım yaşlı bir çobandan dinlediğim hikayeyi anlatacağım…

antalya-finiker-lmyra-1954-3

Üç beş avare keçiyi Lmyra’nın kalıntıları arasında dolaştıran yanık yüzlü yaşlı çoban, buralara gelen yabancılara olan aşinalığından hemen söze girip  nereli olduğumu, adımı, ne iş yaptığımı soruyor. Meraklı çobana kısa künyeyi saydıktan sonra bu kez ben onu sorguya çekiyorum…

dsc05271-4

Finike-Elmalı kara yolunun içinden geçtiği Arikandos Vadisindeki köylerden birinde yaşıyormuş. Lafı uzatınca bir de sigara çıkarıp uzattı. “Bıraktım” deyince dudağına götürüp ateşledi elindeki sigarayı. Belli ki konuşmayı seviyor. Ulu çınarlardan birinin gölgesine ilişip koyu bir sohbete daldık. Akşama eve dönme telaşım, bitmesi gereken yazılar, dünyanın bin

 

bir türlü işini de bir yandan yumak gibi sarıyorum zihnimde.

dscf7419-5

“Şu kırık taşları görüyor musun?” diye söze başladı. Kırık taşlar dediği büyükçe bir duvarın dibinde yükselen antik sütunlar…

“O taşların üstünde mora çalan kül rengi giysiler içinde bir kadın gördüm” diye anlatmayı sürdürdü. Yüzüne baktım. Bir yandan vaktim az, bir yandan da bu coğrafyanın insanı kendine çeken sihrine kapılma olasılığım, yüzünde bir anlam arıyorum.

O anlamı bulmam uzun sürmüyor…

“Dolunaylı bir geceydi. Yukarıdan davarları su içirmeye getirmiştim. Birden aha şu taşın üstünde dikilmiş, başını göğe çevirmiş bir kadın gördüm. Turist desem değil, çünkü ne bir eşyası görünüyor ne de bir çanta. Duvarın arkasına çekilip kim olduğunu anlamaya çalıştım. Çok güzel bir yüzü vardı.

Ayın aydınlattığı bedenini kaplayan giysi kül rengi gibiydi. Belki de mordu ama ayın ışığında kül gibi görünüyordu…”

dscf7430-6

Daha adını bile bilmediğim yaşlı çobanın turunlarına anlattığı masallara pek de benzemeyen hikayesi giderek ilgimi çekmeye başlamıştı. Bu kez ben sordum: “eee, sonra ne yaptı kadın?”

“Yıllar önce ben askerliği bitirip dönünce bizim köye bir hemşire gelmişti. Saçları onunki gibi kıvır kıvır omuzlarına dökülüyordu. İki elini yavaşça havaya kaldırıp dalda sevişen iki kuş gibi bileklerinden birbirine döndürdü. Bizim köylü Bakkal Ramazan’ın eskiden bir terazisi vardı, onun ibreleri gibi karşılıklı duruyordu elleri. Sonra birden taşın üstünde yavaş yavaş hareket etmeye başladı.

Elleri, ayakları, gövdesi sanki Gökbük’ün oradan taşlara çarpa çarpa akıp giden sular gibi dans ediyordu. Taşın üstünde usulca yere indi. Ayaklarının ucuna basarak suların çevrelediği şu caddenin ortasında durdu. Bir ayağını suya daldırıp çıkardı. Sonra diğerini. Derken bir ses daha duyuldu.

Yalanım varsa şuradan evime gitmek kısmet olmasın, şu çınarın dalları arasından bir adam indi suya. Nereden çıktı, nasıl birden indi anlamadım. Hem korkudan hem de meraktan gözlerim iyice açıldı. Davarları da unutmuş gitmişim…”

dscf7430-6

Çobanın hikayesi giderek ilginçleşmeye başlıyordu. Bu arada ben de meraklı çobanın davarları unutuşu gibi saati unuttum. Nasılsa bu saatten sonra yapacak bir şey yok, en iyisi hikayenin tadını çıkarayıp düşüncesiyle iyice yayılıyorum. Çantamdaki ses kayıt cihazını çıkartıp kayıt tuşuna basıyorum. Çobanın anlattıklarını zihnime yazsam da artık eski hafızamın olmadığını tüm dostlar yüzüme vurup duruyor.

Bir sigara daha yakan çoban da çantasından iki yaz elması çıkarıp birini bana uzatarak kaldığı yerden devam ediyor, giderek beni de içine çeken hikayesini anlatmaya: “ Adam, ayaklarının üstünden suların akıp geçtiği kül rengi giysili kadının önünde diz çökerek, ‘taş kesilmiş bedenimin üstüne düşen kızıl, beyaz bir tüy gibi yere iniyorsunuz usulca..

Hafifliğin çarpması da pek sarsıcıymış güzel tanrıçam. Varlığınız göğün boşluğuna sözlerimin resmini çiziyor’ dedi. Kadın da adamı ‘sözleriniz resmimi dile getiriyor. Dallarıma hece kuşları konduruyor. Ballı meyveler veriyor ağacıma. Sakız, mersin ve hayıt kokuyor sözleriniz’ diye yanıtladı. Sonra elleri buluştu boşlukta. Adam kadına ‘Cansuyum’, kadın adama ‘ruhum’ diyordu.

İki çift ayağın altından akan sular gittikçe yükselmeye başladı. Ilık bir nefes gibi rüzgâr başladı. Ulu çınarların yaprakları birbirine vurarak suların sesine karışıp tatlı bir melodi oluşturuyordu. Yukarıdan, çamların arasından gelen ıslık gibi sesler giderek hiç duymadığım bir çalgıya dönüşüyordu. Yükselen su bedenlerini kapladı. Kül rengi iki kuğu gibi suyun içinde süzüldüler.

Bazen sert hareketlerle, bazen de uçuşan tüy yumuşaklığında birbirlerine sarılıp ayrıldılar. Kah dalıp kah dinlendiler. Bazen tek bir beden gibi olduklarını gördüm. Sanki biri diğerini yutmuştu. Sonra da karnından çıkarıp yerine koymuştu. ‘Hey Allah’ım’, dedim. ‘Bu yaştan sonra bunadım mı ne?!’ diye söylendim içimden…”

dscf8348-7

“Sen hiç kitap okur musun?” diye soruyorum, hikâyesine ara verip soluklanan çobana. “Sen de inanmadın değil mi gördüklerime? Sen de bana bunak diyorsun değil mi içinden? Benim çocuklar da dalga geçip duruyorlar” diye sitem etmeye başlıyor. Belli ki çok içerlemiş.

“Eee, sonra ne oldu?” diye merakla sorup yeniden heveslendirmeye çalıştığım çoban bu kez ayağa kalkıp kaldığı yerden anlatmaya koyuldu: “onları öylece izlerken kaç saat geçti bilmiyorum. Ama ay çokta şu koca çınarın tepesine dikilmişti. Bizim iki su kuşu kanatlarını çırpa çırpa, döne dolana iniltilerle ayinlerini sürdürüyordu. ‘Cansuyum’ ve ‘ruhum’ sesleri yıkıntıların arasından süzülüp giderek ormanı kaplamaya başladı.

Ay yavaşça çekilmeye, alaca karanlıkta belli belirsiz yıldızlar görülmeye başladı. Saatlerdir sevişen bizim iki su perisi öyle yüksek bir sesle birbirlerinin adlarını bağırdılar ki, seslerinin sarmal olup göğe yükseldiği yöne doğru ışıltılar saçarak kaybolup gittiler. Mordan turuncuya geçen göğün boşluğunda bir yıldız kayması gibiydi. Ben de şu pirnarların altında bekleşen davarları toplayıp eve döndüm…”

dscf30321-8

Hikayesini bitiren çoban rahatlamıştı sanki. Onu böyle can kulağıyla dinleyen birini bulmanın minnet duygusuyla baktı yüzüme. Aklımdaki soruları okumuş gibi cebinden bir mendil çıkarıp içini açtı. Küçük beyaz taşlarla kaplı kahverengi deri bilekliği göstererek, hikayesini kanıtlamak isteyen bir özgüvenle konuştu:

“işte bu da bizim su kuşları göğe yükselirken yere, bir sakız ağacın üstüne düştü. Ben de alıp cebime koydum. Bizim caminin İmamına anlatıp bu bilekliği gösterdim. Önce ‘tövbe tövbe’ diye söylendi, sonra da böyle şeyler anlatmak sana hiç yakışmıyor. Üstelik günaha da giriyorsun’ diye beni tersledi. Şimdi sen söyle oğlum, günah bunun neresinde? Sen beni böyle dinleyen ilk kişisin.

Bu bilekliği de sana vereceğim. Yarın bir gün ölüp gideceğim, ardımdan kimse kıymetini bilmez bunun…”

dscf3030-9

Çoban’ın elime tutuşturduğu bilekliği alıp heyecan ve şaşkınlıkla çantama koydum. Güneş çoktan Finike çukurunun üzerini kaplamıştı. Lmyra’dan Turunçova’ya kadar yürüdüm. Bir minibüse binip Finike’ye, oradan da eve gitmeye niyetliyim. Minibüs durağında beklerken yeni açılan okula giden genç bir öğretmen geldi. Elimde şaşkınlıkla incelediğim bilekliği görünce sordu: “Lmyra’da yaşlı bir çoban mı verdi onu size?”

dscf3034-10

Merakla yüzüne baktığımı görünce yanıtımı beklemeden sözüne devam etti: “o çoban benim meslektaşımdır. Yıllar önce öğretmen olup yayla köylerinden birine atanmış. Ama siyasi kargaşadan dolayı pek rahat vermemişler. O da istifa edip köyüne dönmüş. Bir süre o zamanlar yeni yeni duyulmaya başlayan antik kentlerde turistleri gezdirip üç beş kuruş kazanmaya çalışmış.

Sonra da babası ölünce geriye kalan birkaç keçinin peşinde çobanlık yapmaya başlamış. Bir gün Lmyra’yı gezmeye gelen bir kadınla tanışmış. Birbirlerinden hoşlanmışlar. Saatlerce sohbet etmişler. Köylülerin anlatışına göre bizim çobanla kadın on gün ormanda yaşamışlar. Aylardan yine Eylül’müş. Geceleri Lmyra’nın sularla kaplı caddelerinde, sütunlarının üstünde, ulu çınarlarının altında sevişirlermiş.

Sabah erkenden bahçelerine giden kadınlar duyarmış bazen neşeli çığlıklarını. Ne sonra kadın geri dönmeyince yakınları jandarmaya haber vermişler. Jandarmalar bunları yukarıdaki tepede bir lahdin içinde bulmuş. Kadını yakınlarına teslim etmişler. Bizim çobanı da uyarıp evine yollamışlar.

İşte o gün kadın bileğinden çıkardığı bilekliği çobana verebilmiş. Çoban da ona lahdin çevresindeki sakız ağacından bir dal koparıp verebilmiş. Aradan yıllar geçti. Şimdi her Eylül ayının son on günü kadın uzak yolları aşıp Lmyra’ya gelir, tüm zamanını burada geçirirmiş. Köylülerin söylediğine göre bizim çobanla geceleri buluştukları da oluyormuş yine. Ben de onların yalancısıyım…”

dscf3044-11

Ben duyduklarımla iyice afallarken, genç Öğretmen “benim minibüsüm geldi” diye vedalaşıp gitti.

Elimdeki bileklikle öylece kalakaldım. Beni Finike’ye götüren minibüse bindiğimde sıcağın da etkisiyle uykuya dalmışım. Kulaklarımda huzur veren bir ses; “Cansuyum, geceleri süren rüyayı güne de taşıyan suretiniz sakız ağaçlarının arasında ışıkla buluşmayı sürdürüyor.

Işığın varlık nedeni sanki teninize methiye düzmekmiş. Ah kara zeytin tanelerinden sızan süte düşen ışık. Ah ballı incirlere, çatlamış narlara düşen ışık. Suların üstünde suretini gezdiren ışık. Ah Saklısu’da Eylül’ün en güzel rüyasına düşen ışık! Ya tenine vur beni, ya sakız ağacının köküne sal…”

img_8911-12

*Herakleitos, Faragmanlar. Kabalcı Yayınları

KAYNAK : http://wp.me/s6UGX1-saklisu

YAYINA HAZIRLAYAN : BÜLENT ÖZGEN-HABER MERKEZİ